Here I am:
geçen yıl saatler, şu an hatırlayamıyorum, bir saat geri ya da ileri alındığında duvar saatimi geri ya da ileri almadım. ve bu geri ya da ileri almama hali o kadar uzun süre devam etti ki, beynim gördüğüm saatten bir saat geri ya da ileriyi hesaplayarak hareket etmenin normal bir şey olduğunu sanmaya başlamıştı. dolayısıyla ben de… günler böylece geçip giderken, günlerden bir gün en sonunda kalkıp saati bir saat geri ya da ileri alarak, o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saate göre ayarladık. ancak bu sefer, gördüğüm saatten bir saat geri ya da ileriyi hesaplayarak hareket etmenin normal bir şey olduğunu sanan beynim, o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saatten de bir saat geri ya da ileriyi hesaplayarak hareket etmeye çalışıyordu. beni geçtim, saatimin o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saatten bir saat geri ya da ileri olduğunu kanıksamış olanların da, artık saati o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saate göre ayarladığımıza dair bir açıklamaya ihtiyacı olacaktı. bu yüzden, yeni duruma ayak uydurana dek bize yön göstermesi için, saatin alt tarafındaki aynaya üzerinde “dikkat! yukarıdaki saat doğrudur.” yazan ok şeklinde bir not kağıdı yapıştırdım. okun ucu saati işaret ediyordu ve kaos engellenmişti.
ta ki saatlerin bu yıl tekrar, şu an hatırlayamıyorum, bir saat geri ya da ileri alındığı o güne kadar… tabii ki bu gerçekleştiğinde duvar saatimi geri ya da ileri almadım. bunun yerine beynimin gördüğüm saatten bir saat geri ya da ileriyi hesaplayarak hareket etmenin normal bir şey olduğunu sanmasını bekledim. bu uzun sürmedi. ancak bu sefer, öncesinde saati o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saate göre ayarlamamıza ayak uydurana dek bize yön göstermesi için saatin alt tarafındaki aynaya yapıştırdığım ve duruma ayak uydurduğumuz halde oradan kaldırmadığım not, gerçekleri yansıtmıyordu. ve ben, kalkıp saati bir saat geri ya da ileri alarak, o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saate göre ayarlamak yerine, üzerinde “dikkat! yukarıdaki saat doğrudur.” yazan ok şeklindeki not kağıdını ters çevirdim.
artık duvar saati o an için dünyaca doğru olduğu kabul edilen saate ayarlanmış değildi ve üzerinde “dikkat! yukarıdaki saat doğrudur.” yazan ok şeklindeki not kağıdı aşağıyı gösteriyordu.
ortada iki yanlış vardı.
ancak kimse ortada bir yanlış var diyemezdi.
saatler geçip gidiyor, doğru yanlış, yaşayıp gidiyorduk.
Seyyar Sesler için yazılmıştı.
ikea’da alışverişten sonra asansöre bindik. bizimle beraber içeriyi tamamen dolduracak sayıda başka insanlar da bindi. aralarında bir de palyaço.
ideal yer işgaline ulaştıktan sonra kapılar kapandı ve harekete geçtik. iki kadın konuşmaya başladı. yanlış taraftan binmişler ve asansör durduğunda nereye çıkacaklarını tartışmaya başladılar aralarında. ortamda genel bir sessizlik olduğu için de, hepimiz bu konuşmanın birer parçasıydık. kadınları dinlemeye dalmışken arkamdan hala mantığını çözemediğim bir açıklama geldi.
- siz yanlış binmişsiniz evet. istediğiniz yerden çıkmanız için bundan inince biraz gidip sola dönüp oradaki asansörü kullanmanız gerekiyor.
konuşan arkamdaki palyaçoydu. asansörün tam köşesinde durmuş bize bakıyordu. daha doğrusu sesin geldiği yöne doğru, ona arkasını dönük olanlar bile kafaları çevirmiş, biz ona bakıyorduk. ben tam birimiz kendini tutamayıp, “afedersin ama şu an kostümün yüzünden ne dediğine gerçekten odaklanamıyoruz” diyecek diye korkuyorken, kız yüzümüzdeki ifadeyi fark etmiş olacak ki, gülümseyerek şöyle dedi:
- palyaçoyuz ama biliyoruz!
(gülüşmeler)in ardından, önüme dönüp, “sanırım palyaço korkusu denen şeyin de bu kızla sonuna geldik” dedim bir haber spikeri edasıyla.
o sırada asansör durdu. kapıya yakın duranlardan biri kendini daha fazla tutamadığını hissettiğimiz ve neden olduğuna anlam veremediğimiz heyecanlı bir hareketle arkasını dönüp, “ya sen nefes alabiliyor musun o burnundakiyle!” dedi, kırmızı takma burnu kastederek.
bir sessizlik oldu. muhtemelen o an zombieland‘deki zombi palyaçoyu düşünen tek kişi bendim. ancak palyaço düşüncelerimi dolaylı olarak da olsa çürütecek şekilde az önceki sevimliliğine ters düşen sarkastik bir ses tonuyla karşılık verdi.
- alamasam şu an ölmüş olurdum herhalde?
bu kısa diyalog yaşanırken asansörü boşaltmış gibiydik. palyaço hızlıca önümüze geçip, muhtemelen “insanlar ne kadar beyinsiz” diye düşünerek, paytak paytak uzaklaştı.
filmlerde bi sahne vardır ya. kabustan uyanma sahnesi. aaaaaaaaaaaaaaaah, oh meğerse rüyaymış. dün gece uyurken soluk soluğa yatakta aniden doğruldum. kabus görüyordum herhalde. hatırlamıyorum. ve bunu idrak edecek zamanım olmadı.
çünkü nefes nefese yataktan fırladığımda tükürüğüm boğazıma kaçtı. kaçmış. nefes alamadım haliyle. korkarak uyanmış olmanın sersemliğinden ziyade, kendimi ölmemeye çalışırken buldum. bir yandan uykuluyum da çok. boğazımdan çıksın da uyuyayım derdinde neredeyse hala, düşün. öksür. öksür. öksür. hayattayım.
“default” kedi ismi,
minnoş.
yani sanki kedi geldiğinde
adı minnoş da,
biz sonradan
değiştiriyoruz gibi.
ayarlardan..
(08.11.2007)
arkadaşlıklar da bozulur, dağılır. demişti. çok kızdım. saçmalama. bizim dostluğumuz diğerleri gibi değil. sen görürsün. biz, hepimiz ölene dek birlikte olacağız. tamam, dedi. konu kapandı.
babalar insanı, ileri zamanlı göt ediyor.
televizyonda denk gelip izlediğim olağanüstü filmler listesi yapsam, favorilerden biri the fall olurdu. tarsem singh yönetmiş. the cell adlı filmin de yönetmeni. ki ben o filmi de severim.
the fall, tıpkı the cell gibi hayal alemini ve bilinçaltını anlatan bir film. bu kez ama, bu kadar sevimli olabilmesini şaşkınlıkla izlediğimiz küçük bir kız çocuğunun gözlerinden. ya da beyninden. filmde kızın (catinca untaru) hastanedeki arkadaşı, dublörlük yaparken kaza geçirip hareketleri kısıtlanan bir adam (pushing daisies‘den bildiğimiz lee pace), (yerim). adam mutsuz, çok mutsuz. kız ise çocuk ve bunun getirdiği olağan bir sersemliğe sahip. bir hikayeleri var. adam anlatıyor. kız düşünüyor. film bu.
izlerken gözleriniz doyuyor.
ağzınız açık kalarak izlediğiniz pek çok sahnede; gördüğünüz mekanlar, gerçekten dünya üzerinde var olan yerler ve her birine tek tek gidilerek tamamlanmış bu film. on sekiz ülkede, yirmi altı ayrı mekanda çekilmiş. ya bakın tekrar söylüyorum, yönetmenin belirttiğine göre filme ekledikleri o masalsı görünüm dışında, özel efekt kullanılmamış mekanlarda, gerçek hep.
düşünün ya.
uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi bu.
pazar günü keyfimin yerinde olması, evde yalnız olmam ve sert bir kahve gibi avantajları kullanarak “bugün izleyeyim” dedim. izledim de. filmin başlangıcında direkt fantastik savaş dünyasına daldığımız için ilk dakikaları “ne oluyor?” düşüncesi ile geçiyor. ancak filmi izledikçe kronolojiyi ve farklı ortamlarda geçen hikayeleri oturtabiliyorsunuz kafanızda. “demek o yüzdenmiş” düşüncesinden sonraysa, bir teslimiyet başlıyor. artık o saykedelik, mistik görsellerin etkisinden mi nedir bilemiyorum, etrafta olan bitenden soyutlanıp öylece izledim ben sonuna kadar. ölüm ve ölümsüzlük üzerine.
biliyorsunuz, bu tarz filmler sevilir. ya da sevilmez. ortası yok gibi. bu da öyle. darren aronofsky yönetmiş. bizlere çok basit bir konuyu görselleştirmiş. görselleştirmiş derken, “basit bir konunun filmini yapmış” demek istemiyorum. gör-sel-leş-tir-miş, hatta amınabilekoymuş. bu yüzden filmi sevmeyen bir kitle var, kokoş sayılacak bir görselliğin ve manasız mistik öğelerin arkasına sığınıp aslında bir şey vermediğini söyleyerek. bilmem, bana verdi. çünkü benim ölümle bir alıp veremediğim var malum.
ölüm gerçeğiyle yaşayamıyorum. düşünürseniz, böyle olması da çok normal. korkuyorum ve elimden bir şey gelmiyor. ölümü kabullenip, ondan korkmayanlara bildiğin özeniyorum, saygı duyuyorum. bazen de “herhalde kaybetmekten ya da yapamamaktan korktukları bir şey yok” diyorum. ben cidden, sonsuza dek yaşayalım isterdim.
filmde de inat edip “ölüm diğerleri gibi sadece bir hastalıktır, ve ben bunun çaresini bulacağım” diyor adam. ama görüyoruz ki insan buna kafayı takınca olmuyor. hatta ölüme çare bulsa da olmuyor. ve hatta biliyor musunuz, ölse de olmuyor.
içelim madem. şerefe.
*
not: filmin müzikleri ayrı güzel.
geçen gün güzel bir şey oldu.
kırtasiye malzemeleri aşkı kimi insanlarda vardır. doğuştan gelen bir lanet herhalde. favorim, not defterleri ve kalemler. herhalde bunun sebebini fazla düşünemezsiniz. neyse konuya geçeyim.
bi’ gece otururken, hong kong’tan bir e-mail geldi. oranın beğenilen not defteri ve ajanda serilerini üreten bir şirket olduklarını ve bana ürünlerinden örnekler göndermek istediklerini yazmışlar. isimleri daycraft. paranoyak olduğum için inanmadım. ancak sitelerine girdiğimde düşündüğüm tek şey, “bu defterleri istiyorum adamım ha anlıyor musun?” türü bir şeydi. araştırdım ben de, ciddilerdi.
tecrübelerime dayanarak, uluslararası kargoya pek inanmıyorum. ama üç gün içinde geldi defterler, demek ki bi’ güç var! altı tane defter göndermişler:
1. cool notebook: en sevdiğim bu. yuvarlaklara dolanan iple kapatılabilen çizgili bir defter. üzerinde müzik seti figürü var. negzel. bunun kameralı versiyonu var bir tane siyah, eminim sinemaseverler ona bayılacaklardır.
2. feminique: kapağının kadife olması sebebiyle dokunmaktan kendimi alamıyorum buna ama biraz kokoş. yani biraz derken, içinde ayna var o derece! ama onun haricinde gayet kullanışlı bir içeriği var. ara ara eğlenceli çizimler var içinde. güzel bir ajanda bence. kızsal biraz.
3. cantoon notebook: ince uzun, kareli defter bu. üzerinde anlayamadığım ve bana bir şey ifade etmeyen ama açıklamasında okuduğum kadarıyla onlar için anlamlı bir çizim var. kese kağıdı renginde, yapısı da o tarz. yani çevreci duruyor bu bayağı. minimal. kareli defter. o kadar. ve bu iyi.
4. chromatic days: bu da ajanda. renkli filan, eğlenceli bir tarzı o var o ayrı da en güzeli sert bir kapağı yok ve oldukça ince. yani yanımda ajanda taşıyacağım diye, şekilden şekile girmezsiniz bununla. ancak her haftayı bir sayfaya sığdırmışlar tabii ki bunun için, “çok meşgulüm” diyorsanız sizi bozar.
5. signature sketchbook: kırmızı kapaklıyı göndermişler! tenk yu. çizim ve karalama defteri bu. düz boş sayfalardan oluşuyor. yanılmıyorsam moleskine sketchbook’a göre biraz daha ince sayfaları. ama benim hoşuma gitti. hem görünüşü güzel, hem de kullanışlı diye düşünüyorum.
6. decoder sketchbook: bu benim hayatımda gördüğüm en pembe şey olabilir. sayfaları da pembe ve yani, nasıl desem, pembe! diğer defterlere göre büyük bu. üzerinde işaret dili ile ilgili çizimler var. ben renkli sayfalı defterlere pek ilgi göstermem ama, bir zararı yok şimdilik. yazdığın, çizdiğin şey üzerinde gözüksün de, derdim o benim.
sitelerinde bunlar haricinde başka seçenekler de var tabii ki. bence mutlaka bakın. bana kalsa, ben hepsini beğendim de! bu arada defterleri foreal lee gönderdi bana. ne diyeyim, thank you! ♥ sonuç olarak, çok mutlu oldum. sitelerinde de yazıyor ya, “we make your day” diye, güzel hale getirdiler cidden günümü.
bu arada bu defterlerle ilgili fikrinizi gerçekten çok merak ediyorum. yazın lütfen. belki gelirler buraya?
tumblr güzel bir şey diye düşünüyorum. arada bahsedeyim o halde dedim, bir etiketimiz de bu olsun. mesela şöyle bir blog var: one day one movie.
günlük film ihtiyacımızı tatmin edecekmiş iddia ettiğine göre. bence biz yine de o şekilde tatmin olmayalım da, filmlerden güzel sahneleri alıp; kimi zaman altyazı ile görsel haline getirme olayı hoşuma gidiyor benim. “film bok gibiydi ama bir sahne vardı güzeldi” dediğimiz filmler bile olmuştur mesela. o yüzden bazen kare kare incelemek enteresan geliyor.
bu blog da işte her gün bir film seçip, ondan kareler derliyor. konulu blog, zaten tadından yenmeyen ve ne yazık ki; şu an okuduğunuz blogun mesela, tam olarak sahip olamadığı bir oluşum, severim. o yüzden bu şekilde görseller barındıran bildiğiniz başka blog varsa haber verin.
*
bu arada, “yazmayalı uzun zaman oldu” muhabbetine girmeyeceğimi tahmin edersiniz. zaman zaman hepimize olur. yani şöyle bir durum:
mucuk.
screaming masterpiece vardı. izlanda müzisyenlerini ele alan bir belgesel. björk’ün new york’ta bir performansından da bir kısım yer alıyor içinde. akıllara zarar gerçekten. festivalde filmde bile izlerken uçtuğumu hatırlıyorum. buradan izleyebilirsiniz.
aşk olayına gelince.. bana bağlanmayın, sizi üzerim.
çünkü aşk derken “tek taşı ben taktım n’aber” diyen asidi kaçmış kola gibi bir yapış yapış bir yanılgıdan değil, yalamaktan bahsediyorum. kalbin aslında sulu ve damarlı bir organ olduğunun farkında, makyajsız aşk. bu arada, google’da damarlı organ diye aratıp buraya gelecek şahsa da şimdiden selamlarımı iletmek istiyorum. inan ki seni de seviyorum, ama arkadaş olarak.
friendfeed diye bir yer var. bi’ ara fenasi bir tartışma ortamı yaratınca aktif üye haline gelmiştim. öyle duruyorum aslında bir aktivitem de yok ya. her neyse. bir sosyal ortam orası. insanlar kimi zaman sevimli kedi fotoğraflarını paylaşıyorlar, ya da beğendikleri siteleri. tamam, güzel. kimi zaman da tartışma ortamları oluşturuluyor. mesela sansür.. mesela kezbanlar. mesela porno.. mesela çocuk pornosu. sevgili gaykedi de çocuk pornosuna hafiften dokunup, sanatta çocuk erotizminin kullanılması konusuyla besledi bu sosyal ortamı. fikri tam olarak şuydu:
yabancı sanat sitelerinde çocuk pornografisi değil ama bariz kız & erkek çocuğu erotizmi içeren eserlere çok sık rastlıyorum, bu beni rahatsız ediyor. (© jock sturges, robert gligorov, michal chelbin, hendrik kerstens )
ancak bu beslenme saati pek iyi geçmedi. sebebiyse bu fikirle birlikte o rahatsız olduğu birkaç eseri de yazıya eklemiş olması. fotoğraflardan rahatsız olan diğer friendfeed kullanıcıları şiddetle karşı çıktılar duruma. oysa google’a girip mesela, “acaba jock sturges denen adam ne tür bir sanatsal ruh hali içindeymiş” diye arattığınızda, zaten bu görseller karşınızda. bakın, amacınız porno değilken hem de. sorun yani, bir kopi peyst ile sosyal bir ortama aktarılması mıdır bilemiyorum. ya da “acaba gaykedi dikkat mi çekmeye çalışmıştı” magazini mi.. esas tartışılması gereken başka şeyler var. hem de çok mühim. yoldaki kız çocuklarına bakıp çüküne elleyen o adam gibi.
yine de bir anda sanki tüm çocuk pornosu sektörünün kaynağı bu paylaşımmış gibi tepki verenler oldu. aşağılık bir konu olduğu için insanların duygusal ve tepkisel davranmalarını gerçekten çok iyi anlıyorum. ama fotoğraflarda yasadışı bir taraf yok. belki bu cümleyi “maalesef” diye bitirmeliyim ama yok. sen bunun “sanat” olup olmadığını her platformda tartışırsın, zaten tüm dünyada olan biten de bu. yapılması gereken de budur. bana sorarsanız sorun burada, bir çocuğun herhangi bir şey için kullanılması olabilir, çıplak ya da değil. nihayetinde bilinçli bir kafayla “evet benim bu fotoğrafımı kullanarak istediğin photoshop aktivitesiyle memelerimi büyütebilirsin ve sergileyebilirsin” diyen bir çocuk olduğunu sanmıyorum. ama yapılmış, rahatsız edici bir ifade tarzı, ama yapılmış. legal. alakalı mı bilmiyorum ama size burada bir soru sormak istiyorum, retorik bir soru değil, cidden: korku filmlerinde oynayan/oynatılan çocukların da ruh hali sizce karışık mıdır? karışır mı? o sanata da tükürelim mi.. tükürülmeli mi?
yasalar demişken, hızlı bir taramayla birkaç kaynağa bakabildim sadece. mesela buradan inceleyebileceğiniz bir yazı var, australia council’s protocols for working with children in art başlığı altında. çıplaklık meselesine de değinmiş. 15 yaşın altında her çocuk için, çocuğun ve ailesinin işin doğasını ve amacını tamamen anlaması, örneğin fotoğraf çekimi sırasında ebeveyn ve uzman gözetimi altında tutulması ve cinsel istismar içeren bir amaç gütmediğinde uzlaşılması gibi limitler koyuyor. daha ayrıntısı ve bu gibi yasaların başka örnekleri vardır. arayıp bulmak, okumak tartışmak lazım. yapmak lazım artık bunları. eğer ki bir şekilde çocuk istismarı olduğunu düşündüğünüz bir web sayfasına rastladıysanız, buradan ve buna benzer kimi sitelerden anonim olarak şikayetinizi yapabilirsiniz. bakın bir de burada da bir blog yazısı var “sanat mı değil mi” meselesi hakkında, ayrıntılı okumadım henüz uyarıyorum.
var yani bir sürü şey, benim demek istediğim o.
her şeyin yanında bir de “ya bu fotoğraflara bakıp iç geçirenler olursa” diye bir kaygı var. çocuğunuzu sokağa çıkarmamalısınız o halde. ciddiyim. ciddiyim ve üzgünüm.
ne pis bir dünya bu be..
bundan böyle dünyayı ele geçirmek için hiçbir engelim kalmadı.
from now on, there is nothing that keeps me away from world domination.
penguen dergisi pengueni işte. selçuk erdem çizimi :).
based on a drawing from cartoonist selçuk erdem.
otostopçunun galaksi rehberi aşkına dikilen bir bardak altlığı. tabii bir de bardak altlıkları aşkına.
this is a beer coaster which i sewed for the love of the hitchhiker’s guide to the galaxy. and also of course, for the love of beer coasters.