Ipek Ilyasoglu
I am a creative designer.
Updates
-
En güzel anne adaylarını mutlu etmek için The Sabun & Alev Durmuşoğlu el ele verdi! http://t.co/FlYK4Hpx
-
Yeni girişimimiz The SABUN Webrazzi'de! http://t.co/INVgUQZh
-
Ajans başkanımız İpek İlyasoğlu Merdim, KAGİDER'in yürüttüğü Avrupa Kadın Girişimciler Mentor Ağı Projesi'ne... http://t.co/gVaSMBa2
-
Ajans başkanımız İpek İlyasoğlu Merdim KAGİDER'in yürüttüğü Avrupa Kadın Girişimciler Mentor Ağı Projesi'ne seçilmiştir http://t.co/gcqhlKJa7 weeks ago from web | Reply, Retweet, Favorite
-
@gulden_ylmaz Merhaba Gülden Hanım, bir proje ile ilgili nasıl iletişime geçebiliriz?3 months ago from web | Reply, Retweet, Favorite
-
Çanakcılar'ın yeni markası Armica'nın ilk ilanı bizden: http://t.co/LA5kQFRp http://t.co/Pa3evoX2
-
Çanakcılar'ın yeni markası Armica'nın ilk ilanı bizden: http://t.co/LA5kQFRp
-
Çanakcılar'ın yeni markası Armica'nın ilk ilanı bizden: http://t.co/LA5kQFRp http://t.co/68I1OcbK3 months ago from web | Reply, Retweet, Favorite
-
Sevgili Umut Tore ile fotograf cekimi...
-
Bursa`da GUZEL bir toplanti sonrasi IStanbul`a donus :-)
-
HARİKA BİR YIL OLSUN! http://t.co/wf1ZJvLV
-
Merhaba e-ticaret...
-
Yeni proje için sözleşmemizi imzaladık! Hayırlı olsun!5 months ago from web | Reply, Retweet, Favorite
-
Facebook'ta yeni bir fotoğraf paylaştım http://t.co/Hn9wSZdC
-
Facebook'ta "ARTPALAS 1. Geleneksel Kuru-Pilav Günü" albümünde 12 yeni fotoğraf paylaştım http://t.co/7EKFKWgG
-
Tüm dostları ARTPALAS sayfamıza bekliyoruz :) http://t.co/tJ4GBcFt
-
Biz Cumhuriyet ile Mutluyuz! http://t.co/TONdP8456 months ago from web | Reply, Retweet, Favorite
-
Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun!
-
İyi bir cuma olması dileklerimle...
Updates
Profile
Experience
- Nov 2011 - PresentCo-founder / The SABUNYalnızca doğal olan kişisel bakım ürünlerini satışa sunan The Sabun, en iyiye ulaşma arzusunda olan bir ekip tarafından büyük bir aşk ve heyecanla kuruldu. Esanslara, kokulara gönül verip işin mutfağına giren ekip, bugüne kadar doğallıkla çok nadir karşılaştıklarını fark etti ve The Sabun markası ile bu ürünleri tüketici ile buluşturmaya karar verdi.
- Nov 2010 - PresentOwner / ARTPALASStrategy Design & Advertising
- Jan 2008 - PresentCreative Director / TRIPOD Creative
- 2007 - PresentProducer Assistant / Soda Filmmakers
Education
-
2000 - 2005Beykent Üniversitesi3,65 / 4 in Fine ArtsActivities: Student Representation, Orientation Team, Peer Counseling
Additional Information
Photos
Posts
Uzun bir müddet sizinle Özyeğin Üniversitesi vesilesi ile çıktığım yolculuğu paylaşmıştım.
Artık SERTİFİKALI BİR KADIN GİRİŞİMCİYİM!
Arkaplana baktığımda birçok kişinin buradaki bilgilere ilgi duyduğunu gördüm.
Benim yazılarımı okuyarak projeye başvuranların olduğunu da biliyorum.
Bu beni çok mutlu etti.
Böyle olunca da yazılarıma devam etme kararı aldım.
Hem de yeni yazılarım yeni seçildiğim projeden edindiğim bilgilerden oluşacak.
Avrupa Birliği ve KAGİDER ortak projesi olan Avrupa Birliği Mentor Ağı Projesi'ne mentee olarak seçildim.
Mentörüm Bedriye HÜLYA.
Bedriye Hanım'ı B-Fit Sağlık ve Yaşam Merkezleri'nden tanıyabilirsiniz.
Bedriye Hanım ile yaptığımız aylık görüşmelerden edindiğim bilgileri derleyip sizlerle paylaşacağım.
Dilerim hepimiz için faydalı olur.
Canım acıyor, kalbimde bir sancı var.
Sarsıyor beni...
20 Ekim...
Hayatımdaki en kıymetli varlığın doğum günü...
Doğduğum günden bugüne Yaradan'ın bana verdiği en büyük hediye; kardeşim...
En büyük sırdaşım...
En çok eğlendiğim...
Gözlerine bakınca ağladığım tek varlık...
Sevgiden ağlar mı insan?
Ağlar elbet... O an düşünürsün çünkü "Ya ona bir şey olursa?" diye.
Öyledir kardeş sevmek...
Anneni veya babanı sevdiğin gibi sevemezsin kardeşini.
Ona içinin titrediği kadar sevgiline, kocana titremez için...
Belki sadece evladını kardeşin kadar sevebilirsin, ama evladın da kardeşine benzesin istersin.
Öyle bir şeydir işte kardeş sahibi olmak.
Daha anne, baba olmadan peşinden koşturduğun evladın gibidir.
Dersaneye götürürsün, futbol seçmelerinde yanında olursun, sırdaşı olursun, abisi olursun...
Hatta bazen babasısındır...
Ablasısındır ama abisi olsan bu kadar özel şeyler paylaşamazsın.
Birbirinizin eksik parçalarını tamamlarsınız.
Hissedersiniz artık, o olmazsa siz yarım bile değilsiniz...
20 Ekim kardeşimin doğum günü...
Ve 24 gencin toprağa verileceği gün...
Çoğu kardeşimden küçük...
Hiçbirini tanımam ama 2 gündür akan gözyaşlarımın sebebidirler...
Dedim ya insan kardeşi için ağlar diye, şimdi onlar da benim kardeşim gibi artık.
Hele bugünde...
Kardeşimin yeni yaşını kutladığım bu günde...
Karacaahmet'e mezarlık ziyaretine gittiğimizde yolumuzun üzerinde 1988 yılında doğmuş ve
20 yaşındayken şehit düşmüş yakışıklı bir çocuğun kabri var...
Kardeşimle yaşıt.
Mezar taşına fotoğrafını nakşetmişler...
Gözlerimin içine bakıyor gülen yüzüyle...
Ağlatıyor beni her seferinde.
Kabri pırıl pırıl...
Yaz-kış hep taze çiçekler oluyor mezarının başında.
Annesi geliyordur belki her gün, ya da ablasıdır gelen...
Kim ayrılabilir ki kardeşinden?
Kalbim acıdı.
.
Hazırlıklar tamamlandığı için Gülden Yılmaz ile konuşamadan şekime girildi. Ama ben sohbet için söz almıştım bile :) Günün en bomba isimlerinden biri de emin olun ki Celal Pir idi. Tavırları, samimiyeti ve tabi ki ses tonu ile müthiş bir insan! Tüm fikir sahipleriyle birebir ilgileniyor, heyecanlarının yatışmasına yardımcı oluyor; hatta bazen jüri karşısında yarışmacıdan yana çıkıyor. En son bir girişimciye şunu söylüyordu: “Fikrinizi, işinizi sizden daha iyi bilen kimse yok. Çıkın ve tüm birikiminizle işinizi anlatın ve jüriyi ikna edin.”
Geçen sene Temmuz ayında başlayan serüvenimi uzun uzun buradaki yazılarımla paylaşmıştım.
Bunlar sadece benim tecrübelerimdi.
Her kadının kendine çıkardığı bir ders, öğrendiği bir şey, farkettiği bir yenilik, belki de kazandığı yeni bir vizyon oldu.
Bu bağlamda daha yeni hikayeler dinleyebilmek için, yeni dönem başvurularının başladığını buradan da duyurmak istiyorum. Aşağıdaki dökümandan gerekli şartları öğrenebilisiniz:
Bugün harika haberler alıyorum!
10.000 Kadın Girişimci Projesi'nde tanıştığım sevgili arkadaşım Asuman aradı.
"İpek Habertürk bizi haber yapmış." dedi.
Katıldığımız projeyi Habertürk konu yapmış, "135 Şanslı Kadın İçin İlk Zil Çalıyor" demiş.
Yeni dönem eğitimlerinden bahsetmiş ve 79 kadının geçen sene bu eğitimi aldığını yazmış.
Doğrudur.
Eğitimimizi aldık, yeni şeyler öğrendik, bildiklerimizi tekrarladık ama en önemlisi birbirimizi tanıdık.
Çeşit çeşit kadının olduğu bir ortamı tasavvur edebiliyor musunuz?
Her yer buram buram özgüven kokar böyle zamanlarda....
Kadınlar iş konuşur, dünyayı kurtarmasa da ekonomiyi kurtarır muhabbetlerinde...
İstihdam sorununu çözerken bir yandan da akşama ne yemek pişireceğini düşünür.
Çocukların dertlerinin yanında bir de personel dertleri paylaşılır.
Hayatlarının ne çok merkezinin olduğunu anlarsınız işte o zaman.
Habertürk konusunun ardından geçen günlerde benden "hikayemi" yazmamı istedi Özyeğin Üniversitesi'ndeki proje yöneticisi İmge Kaya.
Yazıp gönderdim ben de.
Aslında Zamane Hatunları yarışması için yazdığım yazıyı vermek istemiştim ama biraz konsept dışı olduğu için yeniden yazdım. Tüm açıkyürekliliğimle hayatımdaki kendimce önemli dönüm noktalarını vurgulamak istedim.
Yazıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.10000kadin.org/content.php?q=mezunlar
Özyeğin Ünv. Girişimcilik Merkezi'ndeki herkese bu fırsat için tekrar teşekkür ederim.
Gözardı edilebilecek bir şey değil çünkü bu olanlar.
Ehh, medyanın gücünü de ben çok iyi biliyorum.
Eğitimlerin yanısıra sürekli haber olarak medyada yer almamız bizim için çok önemli.
Bu proje önümüzdeki yıllarda büyük bir prestij meselesi olacak diye düşünüyorum.
Ve biz ilk yıl mezunları olarak Çok Özel muamele göreceğiz :)
Başlığa bakıp da boşuna Google araması yaptırmayın bu isim için.
Yalnızca UNICEF bağışçılarında ve bir de Göktuğ Morçöl isimli bir akademisyenin yazdığı Handbook of Decision Making isimli kitabın .pdf uzantılı dosyasında adı geçiyor. Tahminim bugün benim tanışma şerefine nail olduğum hanımefendi, bu iki yerde de adı geçen.
Göztepe SSK Hastanesi Merdivenköy Poliklinikleri'nde Ertuğrul ile sıra numaramızın gelmesini beklerken yaşlı ama bir o kadar da hoş bir hanımefendi ile eşi bize doğru yaklaştılar. Yanımızda duran su otomatını nasıl kullanacağız diye dertlenirlerken ben yardım ettim ve sularını kendilerine verdim. İlk diyaloğumuz bu kadardı. Aradan zaman geçti, biz hala bekliyor iken hanımefendi elinde kağıt para ile yeniden yanımıza yaklaştı. Eşinin bu uzuuuun bekleme süresinde susadığını ve yeniden ona yardımcı olup olamayacağımızı sordu. Ama otomat kağıt para almıyordu ki... Ertuğrul parayı bozdurmak için çıkış kapısına doğru yönelen hanımefendiye yetişti ve ben bozdururum dedi. O sırada biz de kendisiyle oturup sohbet etme imkanı bulduk. İlk sözü:
"Ne iyi insanlarla karşılaştık!" demek oldu.
"Rica ederim, nedir ki bu yaptığımız?" dedim.
"Olur mu?" dedi, "Bir şey sorduğumuzda suratımıza bile bakmayanlar var maalesef."
Kısa bir sessizlik oldu aramızda.
Ne kadar hanımefendi olduğunu anlatamam size.
Mükemmel bir kürklü şapkası vardı başında.
Yaşlı ama inanılmaz güzel yüzündeki tek detay, kahverengi ruju idi.
Narin vücudundaki en belirgin nokta ise yeşil gözler.
İlk gördüğüm andaki endişeli ifade yerini keyfe bırakmıştı.
Birtakım konulardan bahsetti. İstanbul'a 45 yılında geldiğinden, o zamandan bugüne çok şeyin değiştiğinden...
"Ben aslında soğuk biriyimdir ama bak sana ne göstereceğim." dedi.
Merakla, bembeyaz elini şık paltosunun altındaki hırkasının cebine götürüşünü izledik.
Ne zerafet!
Çok eski yeşil bir defter çıkardı. Eski bir pasaport!
"Bak ben buyum aslında." dedi.
Ne kadar güzeldi siyah beyaz fotoğrafı...
Ellerimde bir tarihi tuttuğumu hissetim o an.
Ve ilk şok.
1929 doğumlu bir hanımefendi vardı karşımda.
82 yıllık yaşanmışlıkla karşımda duruyordu.
Ve ikinci şok.
"Tayyare Uçuş Eğitmeni - Etimesgut"
Düşünebiliyor musunuz?
Karşımda Sabiha Gökçen'in öğrencisi duruyordu!
Amerika'da bile henüz kadın pilot yokken kendisi eğitmendi.
Bir Türk kadını!
Offf, neler hissetiğimi paylaşabilmem mümkün değil.
Gözleri hafızama kazınmış durumda.
"Sabiha Hanım bana yurtdışına gitme, burada sana çok ihtiyaç var dedi ama ben dinlemedim." diye anlattı.
Almanya'da görev yaptığını, askeri pilotlar yetiştirdiğini söyledi.
Tek bayan olduğunu ama hiçbir rahatsızlık duymadığını anlattı.
Bir daha görmem mümkün değil belki kendisini.
Ama istedim ki bu satırlarda kendisinden bahsetmiş olayım.
Ne ben unutayım ne de böyle birinin varlığı belirsiz olsun.
O kadar şanslı görüyorum ki kendimi o andan itibaren.
Öyleyim, evet!
Bu her anı değerlendirmek, herkesle diyaloğa girmekle ilgili sanırım.
Kurban bayramında da İşitme Engelli bir teyzeciğimle otobüs durağında karşılaşmıştık, hem de Çanakkale'de.
İlk kez gittiğim Çanakkale'de otobüse binmek için gittiğim durakta işitme engelli bir teyze olsun, işaret dili bilsin, benimle sohbet etsin...
Senaryo yazsan izleyen "Hadi canım..." der.
Bunu ayrıca paylaşacağım. :)
Sağlıklı bir ömrünüz olsun Melahat Morçöl...
Saygılarımla...
Düzenleme:
Bu yazıyı yazdıktan sonra yukarıda linkini verdiğim kitabın sahibine bir e-posta gönderdim.
Belki bir bağlantı kurabilirim inancı ile, tanıştığım hanımefendiden ve yazımdan bahsettim.
Bu sabah ofise geldiğimde de beni çok çok mutlu eden, haftaya süper başlamama vesile olan bir yanıt buldum. Yüksek müsaadeleri ile bir kısmını paylaşmak isterim:
Tecrübelerimi paylaşmaya devam ediyorum.
Özyeğin Üniversitesi'ndeki 10.000 Kadın Girişimci Projesi'nin 5. modülü "SERMAYEYE ERİŞİM" idi.
Kısmen faydalandım diyerek anlatmaya başlayayım. Neden "kısmen" dediğimi de yazının sonunda belirteceğim.
İlk gün dersimize büyük fedakarlıklar göstererek Hong Kong'tan gelen Prof. Dr. Ali Beba katıldı. Her zaman olduğu gibi -yorgunluğuna rağmen- üst düzey bir çaba ile bilgilerini, tecrübelerini paylaştı. Değindiği birkaç konu oldu. İkisini burada paylaşmıştım. ASHOKA ve ChangeMakers. Burası finansmana erişim konusunda sosyal proje düzenleyenlerin katıldığı bir yarışma platformu. Özyeğin de bu 10.000 Kadın Girişimci'ye karşılıksız olarak verdiği eğitimle yarışmaya katılmış.
Ali Beba derse Winnovateamhttp://www.winnovateam.com/ isimli bir grubu davet etmiş. 3 kişi geldiler, aslında 33 kişi olduklarından bahsettiler. Bu arkadaşlar inovasyon takımı olarak kendilerini açıklıyorlar. Türkiye'de inovatif tüm yarışmalara katılıyorlar, sürekli projeler üretiyorlar. Çok iyi dereceleri var anlattıklarına göre. Tavırları biraz ukala geldi bana açıkçası. Önlerindeki tek engelin bu olacağını düşünüyorum. Yoksa iyi çalışıyorlar, belli.
İkinci gün Ali Beba Kredi Garanti Fonu A.Ş. İstanbul Anadolu Yakası Müdürü Sayın Bülent Atmaca'yı konuk etti.
Bilindiği üzre kitap fuarı 30 Ekim'de kapılarını açtı. Fuar 7 Kasım'a kadar devam edecek.
Bu fuarı burada konu etmemin tek bir nedeni var. O da Jean-Christopher Grange 'in fuara gelecek olması!!!
Bir aksilik çıkmazsa 6 Kasım Cumartesi günü orada olacağım! Elimde bir dolu kitapla!
İlgilenenler için fuar imza programı aşağıda:
(Geçmiş günleri de veriyorum ki kimleri kaçırdık görelim :)
ÖNE ÇIKAN iMZA GÜNLERi
30 EKİM CUMARTESİ
- 12.00 Erdil Yaşaroğlu - Doğan Kitap
- 13.00 Ali Poyrazoğlu - Doğan Kitap
- 13.00 Murat Menteş - İletişim Yayınları
- 14.00 Ece Temelkuran - Everest Yayınları
- 14.00 Kaan Sezyum, Serkan Altuniğne, Cem Dinlenmiş - CanGençlik Yayınları
- 14.00 Yalvaç Ural - Marsık Yayıncılık
- 15.00 İpek Çalışlar - Everest Yayınları
- 16.00 Hasan Ali Toptaş - İletişim Yayınları
- 16.00 Mario Levi - Doğan Kitap
- 17.00 Yekta Kopan - Can Sanat
31 EKİM PAZAR- 13.00 Aydın Boysan - İş Bankası Kültür Yayınları
- 13.00 Pucca - Okuyan Us
- 14.00 Hakan Günday - Doğan Kitap
- 14.00 Yekta Kopan - Can Sanat
- 15.00 Alper Canıgüz - İletişim Yayınları
- 15.00 Tahsin Yücel - Can Sanat
- 16.00 Nedim Gürsel - Doğan Kitap
- 16.00 Yalvaç Ural - Marsık Yayıncılık
2 KASIM SALI- 14.00 Akdoğan Özkan - Inkılap Kitabevi
3 KASIM ÇARŞAMBA- 14.00 Ferhan Şensoy - Bilgi Yayınevi
5 KASIM CUMA- 12.00 Canan Tan - Altın Kitaplar
- 13.00 Ayşe Kulin - Everest Yayınları
- 15.00 Turgut Özakman - Bilgi Yayınevi
6 KASIM CUMARTESİ - 12.00 Canan Tan - Altın Kitaplar
- 13.00 Altan Öymen - Doğan Kitap
- 13.00 Ayşe Arman - Doğan Kitap
- 13.00 Bünyamin Aygün - Paraf Yayınları
- 13.00 Cem Yılmaz - Okuyan Us
- 13.00 Nazlı Eray - Doğan Kitap
- 13.00 Nermin Bezmen - Doğan Kitap
- 13.00 Şebnem İşigüzel - İletişim Yayınları
- 14.00 Arzu Çağlan - Alfa Yayınları
- 14.00 Ayşe Kulin - Everest Yayınları
- 14.00 Selim İleri - Everest Yayınları
- 14.00 Turgut Özakman - Bilgi Yayınevi
- 14.00 Yalvaç Ural - Marsık Yayıncılık
- 14.30 Can Dündar - Can Sanat Yayınları
- 15.00 Jean Chris Grange - Doğan Kitap
- 15.30 Ahmet Ümit - Everest Yayınları
- 16.00 Buket Uzuner - Everest Yayınları
7 KASIM PAZAR
- 12.00 Canan Tan - Altın Kitaplar
- 12.00 Meral Tamer - Doğan Kitap
- 13.00 Pucca - Okuyan Us
- 14.00 Ahmet Ümit - Everest Yayınları
- 14.00 Emre Kongar - Remzi Kitabevi
- 14.00 Turgut Özakman - Bilgi Yayınevi
- 15.00 Nazlı Eray - Doğan Egmont
- 15.00 Nihal Yeğinobalı - Can Sanat
- 16.00 Yalvaç Ural - Marsık Yayıncılık
Kaynak: cadde.milliyet.com.tr
Uzun uzun anlatmadan edemediğim için bu modülü 2 ayrı parçaya böleyim istedim.
İkinci bölümde de Sayın Hüseyin Mandacı'dan bahsedeceğim. Kendisi şu anda MDC Consultancy & Academy'nin kurucusu ve genel müdürü.
Satış dersini 1,5 gün boyunca kendisi verdi.
Ama ne ders! Bayıldım diyebilirim.
Yine ders öncesi internetten bir araştırma yapmış ve CV'sine ulaşmıştım.
O zaman bu siteden ulaşmıştım ama şimdi kendi sitesinde de var özgeçmişi: Hüseyin Mandacı CV
Genç yaşında böylesine önemli başarılara imza atacak görevlerde bulunmuş olması takdire şayandı. (Pamukbank Genel Müdürlük Bireysel Bankacılık Pazarlama Müdürlüğünden Dışbank’a Yönetici Direktör unvanıyla transfer olup 1 milyon yeni müşteri kazandıran projeyi hazırlamaya uzanan bir geçmişten bahsediyorum.)
Derse pazar günü olmasına rağmen bize olan saygısını göstermek istercesine şık bir takım elbise ile gelmişti.
Şu "ilk intiba" noktasını vurgular nitelikteydi yani. Derse öyle bir başlangıç yaptı ki şimdi ben anlatmayayım. Daha önceden bunu tecrübe edememişlere haksızlık etmeyeyim :)
Satış konusunda uzman birinin ilk öğretisinin "satışa gelmemek" olması, aslında işin önemini tüm çıplaklığıyla vurguluyordu bana göre. Satış tekniklerini en can alıcı örneklerle anlattı. Bir çoğu kendi tecrübeleriydi.
Ama verdiği eğitimin en büyük özelliği interaktif olmasıydı. Sürekli bizimle içiçe ve paylaşımda bulunduğu dramalarla konunun akılda kalıcılığını sağlıyordu. Bununla ilgili iki fotoğraf paylaşayım:
Ben bu eğitimi alalı bir hayli oldu evet ama şimdi 3. dönem öğrencilerinin derslere başladığını düşünürsek tecrübelerimi paylaşmam iyi bir fikir olabilir.
4. modül "Pazarlama ve Satış" üzerineydi. Bence finans modülü kadar "baba" bir konuydu.
Pazarlama dersini Dr. Selcen Ö. Aykaç verdi. Kendisi hakkında daha fazla bilgiyi kişisel websitesinden alabilirsiniz.
Amerika ve Türkiye'de Phd çalışmaları yapmış ve eğitimi almış olan Selcen Aykaç'tan teoride iyi bir eğitim aldığımı söyleyebilirim. Ancak işin pratik yani kendi işimde uygulanabilirliği noktasına geldiğimde aynı fikirde değilim. Bu derste kendimi daha çok bir "doktora" öğrencisi gibi hissettim. Evet, ben de araştırma yapmayı çok severim. Hatta çocukken bile okumayı en çok sevdiğim şey babamın aldığı ansiklopedilerdi. Ancak, burada çok kısa zamanda en verimli bilgiye ulaşma ihtiyacı olduğundan beklentiler de farklı oluyor. Aldığı eğitim, bilgi donanımı kıskanılacak düzeyde lakin ben pazarlamanın tecrübe edilmiş bir aktivite olması gerektiğine inanıyorum. Salt bilgi ile pazarlamayı bir "pazar araştırması" gibi değerlendirerek 50 yıllık verilerle hareket etmek bugünün piyasa şartları, yeni pazarlama mecraları için vasat bir girişim olur. İşinin uzmanı bir eğitimciden en büyük beklentim ise "İşi uzmanına yaptırın." mesajını vermesine yönelikti. Ancak dersin bir yerinde ürün tanıtımına yönelik ilan çalışmalarının nasıl yapılması gerektiğini anlatması, sanki herkesin kendi işinin tanıtım çalışmasını yürütmesini öğütler nitelikteydi. Ürüne bakan bebek ilanı örneği gibi. Bu örneği tamamlayıcı cümle şu olmalıydı: "Sizin çözüm ortağınız olacak reklam ajansı ve PR şirketi bunu en iyi şekilde yapacaktır."
Çünkü eminim bu örneği verdikten sonra sınıfın en az %50'si ürünü ile bebeği aynı gazete ilanında gördü.
Kendisinin dersinden en çok aklımda kalan iki cümleyi defterime not etmişim, paylaşayım:
- Müşteri bakış açısıyla ürün pazarlama
- Ölçemezsen yönetemezsin
e-pazarlama ve e-ticaret konusunda bir uzman olmasının yanısıra harika bir eğitmen.
İtiraf edelim; bizim sınıf pek bir atılgan, pek derse iştirak eden bir karaktere sahipti. Hatta Sami Bugay tanışma faslında derse katılmamızı rica etti ama tabi henüz bizi tanımıyordu. Ancak kendisi hem konuşmaları hem de sınıfın ilgisini kontrol etme konusundaki uzmanlığını da bize göstermiş oldu. Ben kendi adıma kendisini tanıdığımdan çok memnunum. (Bir anı: Eğitimden önce kitaplar verildiği ve derslere kimin gireceği belli olduğu için bir ön araştırma yapmış ve Sami Bugay'ın Ka Danışmanlık şirketinin sitesine ulaşmıştım. Sitenin girişinde böyle tarz birinin görseli kullanılmıştı ve ben "Fotoyu gettyimagedan kullanmış" demiştim. Sınıfa geldiğinde fotoğraftakinin Sami Bugay'ın kendisi olduğunu görünce "Pek avrupai çıkmış." diyerek kıvırmaya yönelik yaptığım manevralar pek sonuç vermedi.)
E-pazarlama konusunda o kadar bilgiliydi ki anlattıkları klasik pazarlamada dahi kullanılabilecek yöntemlerdi. Yeni mecralar hakkında çok iyi bilgi verdi. e-pazarlamanın avantajlarını dezavantajlarını çok çok iyi anlattı. Zaten inanılmaz bir elektriği var Sami Bugay'ın. Aktif bir insan olması da cabası. Ders aralarında mutlaka müzik yayını yaptı bilgisayarından. Böylelikle sınıfın ister istemez (neden olduğu bilinmez) gerginliğinden eser kalmadı. Bu gerçekten önemli çünkü işimizden, vaktimizden, evimizden hatta hayatımızın bir kısmından fedakarlık edip bu eğitime katılıyoruz ve ister istemez beklentiye bağlı bir gerginlik oluşuyor kişilerde. Bunun yönetimini çok iyi yaptı Sami Bugay.
Kendi anlattıkları yetmezmiş gibi bir de misafirler sığdırdı 1,5 günlük derse.
İlk misafiri Philip Morris S.A. Satış Eğitimi & Organizsayon Geliştirme Uzmanı Sayın Ersin Denizseven.
Böyle ilk gördüğünüzde pozitif bir insan olduğunu anlayabileceğiniz birisi. Neden pazarlama konusunda eğitim verebildiği aşikar anlayacağınız. Pazarlamanın yani global kullanımıyla marketing'in önce kişinin kendisiyle başladığının tipik bir örneği. E-pazarlama kadar klasik pazarlamayla da ilgili çok iyi noktalara değindiğini düşünüyorum. İnternetin kullanımından ve hayatımızdaki yerinden bahsederken ben ''Pizzanın evimize polisten daha çabuk geldiği bir çağda yaşıyoruz.'' demiştim. Hak verdi bana çünkü tam da bundan bahsediyorduk. Tesadüfen bu sözü dersten 1 gece önce "Afili Lügat - Hayli İlginç Bir Aforizma Kitabı" adlı kitaptan okumuştum. Denk gelince de söyleyiverdim, iyi oldu. Ama o anda kimin söylediğini unutmuştum şimdi sözün sahibini de paylaşmalıyım. Bu güzel tespit Jeff Marder'a ait. Paylaştıkları için Ersin Denizseven'e tekrar teşekkürler. (Bir insanın soyadı bu kadar güzel olabilir mi?)
Sami Bugay'ın sürprizleri ikinci gün de devam etti ve derse Hızlıal.com'un Genel Müdürü Oktay Yılmaz katıldı.Çok hoş, kendine güveni tam, belki biraz heyecanlı ama bilgi paylaşmaya gelmiş olduğu belli genç bir yönetici. Eskiden insanlar "genel müdür" deyince daha ileri yaşta birilerini bekliyorlardı ama artık devir değişti ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Koltukları gençlere teslim edebilme özgüvenini gösteren firmaların gelecekte daha da büyüyeceğinden eminim.
Konumuza dönersek; Oktay Yılmaz e-ticaret'in nasıl bir şey olduğunu, nasıl yönetildiğini, nasıl bir bilgi birikimine ve teknolojik donanıma sahip olunması konusunda çok güzel bilgiler verdi. İnternette kullanılabilecek ölçümleme sistemlerinden tutun da müşteri kitlesinin belirlenmesine kadar çok çeşitli soruların cevaplarına kendisi sayesinde ulaşmış oldum. Bilgi dağarcığımın gelişmesinde bulunduğu katkılardan ötürü kendisine teşekkür ederim.
Bu sefer her zaman duyduğum, hatta kimi zaman "Ya ne demek istiyor bunlar, kapatalım mı yani dükkanı?" dememe neden olan bir görüş hakkındaki fikirlerimi paylaşacağım.
İşin özüne bakarsanız ben de aynı fikirdeyim. Yani o kadar büyük örnekler varken ters düşünmek biraz da saçmalık olur zaten. Ancak kullanılan terimin alt okumasının değiştirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Konu nedir derseniz, şudur:
Aldığımız tüm eğitim boyunca gerek eğitmenlerden gerekse gelen misafir girişimcilerden duyduğumuz şu oldu: "Şirketiniz sizin çocuğunuz değildir. Zamanı gelince satmasını, kapatmasını bilmelisiniz."
İçten içe hak verdiğim bu cümlenin yanlış kurgulanmış olduğunu düşünüyorum.
Tabi ki işletmemiz, şirketimiz hatta belki holdingimiz (inşallah :) öyle bize bağlı, olmazsa olmazımız değildir. Öyleyse de olmamalıdır. Geliştirilmesi, büyütülmesi için paylaşılması gerekiyorsa bu yapılmalıdır; tıpkı çocuklarımız gibi.
Evet, çocuklarımız belki de en büyük vazgeçilmezimiz. Ancak zamanı geldiğinde evden gitmesine de izin vermek gerekiyor. Kendi ayakları üzerinde durmasına, hatta bizden bağımsız bir hayat sürmesine katlanmak bile şart oluyor kimi zaman. Kaldı ki; mecburen de olsa onu yapayalnız bırakabiliyoruz.
Dolayısıyla, şirketimizi de bence tam tersi çocuklarımız gibi görmeliyiz. Kurarkenki tüm sancılarını çekip, gelişmesi için elimizden geleni yaptığımız firmamıza artık biz bile yetemez duruma geldiğimizde ona yardımcı olmalıyız. Gerekirse yeni bir yatırımcı bulunmalı, gerekirse satılmalı. Şimdi bana kalkıp "İpek, ötanaziyi mi savunuyorsun?" demeyin ama gerekirse de kapatılmalıdır.
Organ bağışı bile böyle değil mi aslında? Yaşayan dokuların ölmesine izin vermeden yeni bir vücutta hayat bulmasını sağlamak. Varolan işletmenin gidişatı iyi değilse, en iyisi onu ayakta tutan can damarları tükenmeden kapatmak ve yenisine hayat vermektir.
Bu can damarları neler midir? Öncelikle girişimcinin kendisidir. Yo yo, kimsenin işletmesini kapatmazsa öleceği yok tabi ki. Ancak siz halen ayaktayken yani pişman olmamışken, daha fazla üzülmemişken, valhasılıkelam artık pes etmemişken bu kararı vermek gerekiyor diye düşünüyorum. Diğer can damarları da işinizle ilgili neye sahipseniz onlardır. Belki bilgisayarlarınız, belki üretim tezgahınız, belki çalışanlarınız...
İşin bir de "korku" kısmı var. Bu konuda sevgili Prof. Dr. Ali Beba'nın savunduğu fikir çok hoşuma gitmişti:
"Girişimcilerde sürekli "Ya fikrimi çalarlarsa?" korkusu var. Bazısı bana bile söylemiyor. Eee iyi de, çalarlarsa çalsınlar! Sen değil misin girişimci olan? Yeni fikirler senden başka kimde var?"
Haklı değil mi sizce de? Muhakkak ki insan üzülür fikrini başkasının uyguladığını görünce. O halde şart olan nedir? Harekete geçmektir!
Başladığımız konuya dönersek eğer; büyümemiz gerekiyorsa ne lazımsa yapılmalı. Kapatmak gerekiyorsa kapatılmalı. Paylaşmak gerekiyorsa paylaşılmalı. (Bu paylaşmak konusundaki bence en önemli kriter "işinin uzmanı güvenilir birisi" ile çalışmaktır.) Ama önemli olan karar verebilmektir.
Ve de görebilmek...
Ben de artık yeni bir oluşumun içindeyim. Detayları zamanı geldiğinde paylaşacağım :)
Sevgiler, saygılar efendim.
Power tuşuna bastım.
Bilgisayar açıldı.
İnternet bağlantısı otomatik kuruldu.
Outlook'u açtım.
Gönder-Al yaptı.
7 tane e-posta düştü.
Birini gördüm.
Gözlerim parladı.
Inbox: Ufuk Tarhan Re: Zamane Hatunları yazıyordu.
Heyecanlandım.
Mouse ile e-postaya geldim.
Tıkladım.
"Zamane Hatunları Yarışması'nın Ödül Gecesi etkinliğini yazacağım" cümlesini okudum.
Yutkundum.
"Blogunuzu link olarak vereceğim." cümlesini gördüm.
Sakinleşmeye çalıştım.
Elim telefona gitti.
Hayır bu keyfi kendim yaşamalıydım.
Kimseyi aramadım.
En iyisi cevap yazmaktı.
Öyle yaptım.
Yazı yayınlandı.
Kendime yalan söylememek için önce adımı aradım.
Buldum.
Sanki yazıyı ben yazmamışım gibi linke tıkladım.
Blogumu görünce ilk defa görmüş gibi sevindim.
M-gen'in sayfasına geri döndüm.
Yazıyı okudum.
Sosyal ağlardaki gerekli paylaşımları gerçekleştirdim.
Mutluydum.
İnandım.
Aslında hep inandım.
Ama bu seferki destekliydi.
Sanırım layık oldum.
Onurlandım.
Teşekkür ettim.
Yazı için lütfen tıklayınız: UFUK TARHAN'IN YAZISI
"Öyle hava atmakla olmuyor İpek Hanım blog sahibi olmak!" dedi bana iç sesim.
Hiç sesimi çıkarmadım ben de; öyle bir dinleyeyim bakayım dedim, nedir bu isyanın sebebi.
Meğersem öyle ben orda burda blogum var, aman da çok şahane filan dedikçe içimden birileri deliriyormuş! Ve diyormuş ki; madem bu kadar şahane neden düzenli yazmıyorsun?
Offf, yani var ya ağız dolusu hakaret yesem gücüme gitmez bu kadar.
İçimdeki bir ses benim bloguma, benim sevgili bloguma laf ediyor!
Neyse şimdi aniden dellenmeyeyim de demokratik bir insan olarak içimdeki sese de kulak vereyim dedim. Anaaaa! Resmen haklı çıktı iyi mi? Bir insan böyle mi morarır, böyle mi bir tuhaf olur?
Madem öyle; dedim hemen en sıcak gelişmeden başlayayım:
"ZAMANE HATUNLARI YARIŞMASI" vardı, bilmiyorum ne kadar haberdarsınız.
Ben oraya kendimce çok beğendiğim bir yazı gönderdim.
Ne zamandır da bekliyorduk sonuçları.
Bu geçen süreç içinde bana oy veren 141 kişiye (biri benim onun için 140)
keyifle okuduklarını umarak teşekkürlerimi gönderiyorum.
Bugün The Sofa Hotel'de ödül töreni yapıldı. Ben geç kaldım ama tören öncesi yapılan bir mini kokteyl zaman kazanmamı sağladı da yetiştim sayılır.
Nasıl böyle nefes nefeseyim. Yarışmaya katılan 14 yıllık arkadaşım Zeynep Kıyak, taaa Tuzla'dan oraya gitmeyi başarmıştı, ben Göztepe'den gidemedim. (112 No'lu otobüs, bir daha da seninle bir yere gitmem!)
Ben işte öyle nefes nefeseyken Zelfist'in sahibi ve ELELE Dergi Genel Yayın Yönetmeni Elif Zehra Taş kürsüde sunuma başlamıştı. Yahu bir heyecan bir heyecan! Ben dereceye girmişsem böyle tıngır mıngır topuklularla zar zor gelmişim zaten nasıl çıkarım kürsüye filan diye dertlenmeye başlamıştım ki sanırım kendisi sesimi duydu ve ödül alanlar içinde adımı söylemedi :) Yani bu projede ödüle layık olamadım ama sizlerle yazımı paylaşmak isterim. Yorumlarınızı bekliyor olacağım:
Yazı için tıklayınız efendim: BEN NEDEN ZAMANE HATUNUYUM?
Ödüller de iyiydi aslında. İkinci olmayı istiyordum ben. Bilgisayar vardı ödül olarak; iyi bir netbook. Neyse artık :/
Ama; işin önemli kısmı bence ödül töreninden sonraydı.
Ne zamandır tanışmak istediğim, Fütüristler toplantısına Ayvalık gezisi nedeniyle gidemediğim, çok çok keyifle takip ettiğim Sayın Ufuk Tarhan ile orada karşılaştım.
Tamam ben genelde öyle "Ayy şununla da tanışayım, bununla da görüşeyim, ayyyy ben onu çok seviyorummmm..." şeklinde yaşayan biri değilim. Ama işinin ehli insanları gördüğüm zaman saygı duyuyorum ister istemez. Öncü olanları seviyorum; kadın erkek farketmez. Hedeflediğim noktaya gelmiş olanların tecrübeleri benim için paha biçilemez bir ödül aslında.
Kendisi M-Gen Gelecek Planlama Merkezi'nin kurucusu. Oradaki yazılar bile birçok konuda bilgi sahibi olmaya yeter aslında. Bunun için teşekkürler. Çok zarif bir bayandı. Boşuna tanışmak istemedim herhalde :)
Sonra Çiler YILDIZ ile tanıştım. Çok keyifli bir hatun, inanın. Öyle bir ortam için ilk defa tanışan kişiler olarak gayet uzun ve neşeli bir sohbet oldu benim adıma. 10.000 Kadın Projesi'nden bahsettim. Kazananlardan biri olduğumu söyleyince gözlerinin parladığını söylemeliyim. Demek ki buraya katılmakla da doğru karar vermişim. Çiler Hanım bir Networking uzmanı. Zaten ilk anda belli oluyor uzmanlığı :) Yazılarından haberdar olmak isteyenler Hayat Aşkı isimli blogtan takip edebilirler.
Son olarak da Binnur Zaimler'den bahsetmek istiyorum. Gecenin artık sonunu bekledim kendisiyle tanışmak için çünkü sürekli yanında birileri vardı. Kendisi de çok çok hoş bir hanımefendi gerçekten. Çok büyük bir nezaketle sıktı uzattığım eli. Keyifli bir sohbet etmiş olduk. Kendisi Doğan Yayın Holding'te İnsan Kaynakları Koordinatörü olarak çalışıyor. Ayrıca ilgilenenlere duyurulur; astroloji ile ilgili de yazıyor!
Yazdıklarımdan da anlaşılacağı gibi "sıfır" ödüle karşılık süper insanlar, keyifli bir akşam, kırmızı şarap, tek lokmalık aperatifler vardı!
Ehh daha ne olsun!
Yine en iyisi benim oldu!
(İç ses: Kendini beğenmiş.)
Dün akşamki "Sermayeye Erişim" dersinde (bu modülle ilgili daha sonra yazacağım) Prof. Dr. Ali Beba, içinde bulunduğumuz projenin "ChangeMakers" isimli yarışmaya katıldığını söyledi.
Bu yarışma, ASHOKA adlı sosyal girişimciliği destekleyen bir organizasyonun bünyesinde gerçekleştiriliyor. Ashoka çok büyük bir platform gördüğüm kadarıyla.
Ben de henüz detaylı inceleyemedim. Sadece organizasyon hakkında bilgi edindim.
Varolduğum proje günden güne önem kazanıyor ve bu beni çok mutlu ediyor!
10.000 Kadın Girişimci Projesi ile ilgili sayfa aşağıda...
http://www.changemakers.com/node/90375
http://www.ashoka.org/node/4262?gclid=CO2FsurKlqQCFVU_3godaE0tIQ
.
Bu sabah arkadaşım Emre Kıyak'tan güzel bir mail aldım.
Kişisel websitesini basit bir şekilde yapmanızı sağlayan bir servisten bahsediyordu.
"Bunu seveceksin." demişti. Sevdim..:)
Aşağıda benim hemencecik hazırladığım siteyi görebilirsiniz.
Tüm profillerimi paylaşma ve aynı anda yayınlama imkanı sağlayan bu sistemi takdir ettim!
Benim sayfamı ziyaret etmek için:
Ipek Ilyasoglu: "I am a creative designer.
Nasıl yapıldığını izlemek için:
http://vimeo.com/7105366
5. modül geldi çattı ben daha yeni yazıyorum 3. modül ile ilgili.
Derslerin arasında bayram nedeni ile fazla ara olmaması sanırım neden oldu buna. Olsun; geç olsun da güç olmasın değil mi? (Canım atalarımın bu sözleri de olmasa yanmıştık!)
3. Modül "Süreç Yönetimi ve Organizasyonel Planlama" idi.
Aslında biraz üretim süreçlerini planlama gibi anlatılsa da; gelecekte ne tür yeni işlere girişeceği belli olmayan biz girişimciler için önemli bir modüldü.
Tabi aslında benim gibi ortada olmayan bir ürünü satmaya çalışanlar için üretim değil de "çalışma planlaması" gibi düşünülmeli bu konu. Ben de öyle yaptım.
Ben daha evvelden giriştiğim için girişimcilik süreci konusunda eksiklerim gediklerim nelermiş, neleri atlamışım onları kontrol etme fırsatı buldum. Ancak daha işini kurmamış olanlara Dr. Ahmet Murat Fiş faydalı bilgiler sunuyor. Zaten yazılarını ve katıldığı platformu takip edenler bunu açıkça görebilirler. Ödül aldığı bir makalesi ile ilgili haber burada.
Benim seçici kurulumdaydı Ahmet Bey, mülakata katıldığımda. Hatırlıyorum da sanırım beni en zorlayanlardan biri de oydu. Kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Mülakat bir hayli heyecanlıydı yahu. Öğleden sonra 15:30'da beni çağırmışlardı ve ben en turuncu saçlarımla odaya girmiştim. Eminim "İşte, bir deli geldi." demişlerdir. Delilik iyidir. Neticede eğitime hak kazandım ya!
3 günün ardından İşe Alım Süreci dersini verecek olan Anı Yeşim Sönmezer ile tanıştık. Başkalarını bilemem ama ben pek bir sevdim kendisini. Tarzı hoşuma gitti. Güzel de bir kadındı. Gerçi ben genelde öyle herkesi beğenmem kendini beğenmiş biri olduğum için... Ama Yeşim Hanım'a kanım ısındı. Gayet detaylı bilgi verdiğini düşünyorum. Ama ben bu tür işlerin dış kaynaklı halledilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu şekilde en doğru elemana ulaşılabileceğine inanıyorum. Tabi bizim meslekte sözkonusu işi kendimiz yapmalıyız; çünkü portfolyo değerlendirmek ancak o işi bilenler tarafından yapılmalıdır. Ama örneğin bir bankanın alacağı elemanların ön çalışmasını bir aracı kuruma yaptırdığını biliyorum. Ancak tabi ki son kararı verecek olan iş sahipleri, neye odaklanarak mülakat sürecini hazırlayacak ve değerlendirecek olmasını bilmeliler. Dolayısıyla bu 1 günlük eğitimin, iyi hazırlanmış içeriği ile faydalı olduğunu düşünüyorum.
Son gün "Outsourcing" dersi vardı. Pek verimli geçmediğini üzülerek söylemek istiyorum, objektif olma adına. Fuat Sami isimli genç bir girişimci eğitmen olarak derse katıldı. Ancak sınıfın ihtiyacı olan bilgileri tatmin edici bir düzeyde veremedi. Kendisinin başarılı bir girişimci olması takdire şayan ancak belki de kendisi ile ilgili olmayan bir konuyu anlatmak üzere oradaydı. Genelde "melek yatırımcı" konusundan bahsetti. O konuda yaptığı iş nedeni ile gayet iyi bilgiler verdi. Ancak dediğim gibi outsourcing konusunun anlatımı yüzeysel kaldı. Buna bu kadar değinmemin sebebi; bir üst paragrafta da belirttiğim gibi dış kaynak konusunun çok önemli olması. Bence firmalar kendi konularındaki çalışmalar haricindeki tüm ihtiyaçlarını dış kaynaklardan temin etmelidir. Bu uzman desteği de olabilir, otomobil kiralama da olabilir, müşavirlik hizmeti de olabilir. Özellikle belirtmeliyim ki; tanıtım ve reklam hizmeti dahil!
Her firma kendi reklamını kulaktan dolma bilgilerle ya da ondan bundan görerek yapmaya çalışırsa -şu anda piyasada üzülürek gördüğümüz gibi- ciddi bir görsel ve işitsel kirlilik olur. Herkes kendi işini yapsın demek istiyorum kısacası.
Konuyu dağıtmayalım.
Bu modül de bu şekilde sürdü ve bitti.
Bize kalan ise yeni bilgiler, eleştirel bakış açısı ve yeni uzmanlarla tanışmış olmak oldu.
Şu FriendFeed gayet ilginç bir platform olmaya başladı.
İnanılmaz insanları tanıma fırsatı buluyorum. Sanırım FF'yi Twitter'dan daha fazla sevmemin en önemli sebebi bu; yani paylaşımda bulunuyor olma imkanı. Bir şey paylaşıyorsun, yorumlanıyor, eleştiriliyor, böyle böyle çevre ediniyorsun sanal ortamda. Gözlemlediğim kadarıyla birçok kişi bu arkadaşlığı dış dünyaya da taşımış durumda. Belki bakalım ben de öyle yaparım.
Ama bu sıralarda en ilginç bulduğum kişi, uğraşısı nedeni ile Göktaşı.
Bence çok acayip bir şeyle uğraşıyor; teleskop yapıyor. Hikayesi websitesinde yazıyor aslında. İstatistik okumuş bir kadının deliler gibi çalışıp da birdenbire uzay yolculuğuna çıkması -hem de dünyada- pek mümkünmüş gibi gelmiyor kulağa.
Benim ilgimi çeken de bu oldu zaten. Tam hikaye için bakınız: http://fezamen.com/hakkinda/
Özellikle beni cezbeden şey ise bir proje oldu. Çocuklar için oluşturduğu bu projenin adı "İlk Teleskobum"
Siteyi muhakkak incelemenizi tavsiye ederim. TEGV ile yapmış olduğu çalışmalar da var.
Muhakkak desteklenmesi gereken bir proje olduğuna inanıyorum. Ben de buradan kendisine seslenmiş olayım; beni de projeye dahil edebilir tabi ki yapabileceğim bir şey olduğuna inanırsa :)
Bu konuda uzun uzun yazmak istiyorum aslında ama hani yaptığı iş benim için o kadar enteresan ki, merak eden herkesin kendisinin incelemesi gerektiğine inanıyorum. Bir de şimdi yanlış bir şeyler yazarım filan... Çünkü Seryum Oksit ile cilalama filan gibi aklıma dahi gelmeyecek şeyler ile yapılıyormuş teleskop.
O yüzden Göktaşı'nın ellerine sağlık diyor, bu çalışmalarında bir desteğe ihtiyacı olursa yanında olmak isteyeceğimi bilmesini istiyorum.
Sabah kalktım kahvemi hazırladıktan sonra televizyonu açtım. İz TV'de o an beni çeken bir şey olmadığı için devam ettim ve Türkmax'a geldim. Hülya Avşar Stüdyosu'nda Merve İldeniz vardı. Belki hep aynı, eskimiş yüzlerin verdiği bıkkınlıkla, belki de gençliğimin çok sevdiğim şarkılarından Metin Arolat'ın söylediği "Dert Değil" klibinde oynadığı için izlemek istedim. (Hatta şu anda açtım klibi onun eşliğinde yazıyorum.)
Buraya yazmama neden olacak birtakım düşünceleri daha doğrusu yaşam tarzı var Merve'nin. Nasıl olmuş acaba, nasıl başarmış filan demeye hiç gerek yok. Kendisi anlattı zaten. Öyle ilginç bir hikaye yok aslında. Küçüklüğünden beri tarz olarak kendi hayalleri doğrultusunda yaşamış, bunun için üniversite diplomasını aldıktan sonra manken olmuş bir kadın. Ama hala öyle mutsuzmuş ki o zamanlar... "Bana ait olmayan bir hayatı yaşıyordum." diyor. En ilginç gelen cümle ise; "Bana öğretilenlerle yaşamak istemedim."
Düşünüyorum; birtakım fikirlerimizde benzerlik var. Bana göre kendisi daha marjinal yapıda. Çünkü bunu hayata geçirmiş. Gerçi aramızdaki yaş farkına bakarsak benim de onun yaşındayken aynı yerde olma ihtimalim yüksek. Benim belki işim, aile yapım, hepsinden de öte cesaretsizliğim gereği şu an itibari ile buna adım atmam zor görünüyor. Ancak, ev yaşantısında ve işten geriye kalan tüm anlarımda kendime göre yaşamayı görev edinmiş birisiyim. Nasıl diye sormayın, benim Merve kadar ilginç bir durumum yok. Ama en küçük örnek olarak AVM'leri gezmek gibi bir huyumun olmamasını söyleyebilirim. İhtiyaçlar dahilinde aylık gıda/temizlik alışverişini saymazsak eğer, öyle boş vaktimi değerlendireyim diye asla gitmem o mekanlara. Benim için hayat Eminönü'nde.
Orası kanlı canlı, yaşayan bir yer değil mi sizin için de? Ne bileyim, Tahtakale'ye çıkarken burnunuza gelen mis gibi kahve kokusu yüzünüzü gülümsetmiyor mu hiç? İçinizden bir "Oh, mis gibi koktu" demiyor musunuz sanki? Kesin diyorsunuzdur. Herkes bilir oradaki taze kekiğin kokusunu. Paketlenmemiş, mis gibi elinize alıp koklayabileceğiniz, esnafla ayaküstü iki lafın belini kırabileceğiniz bir yerden bahsediyorum. İkinci kez gidişinizde sizi tanıyan, "Vay ablam gelmiş, abim gelmiş" diyen bir canlılıktan... İyi değilse "Bu hafta sana keçiboynuzu vermeyeyim." diyen zihniyetten...
Böyle şeyler çok varoşça mı geliyor size?
Yazık o halde...
Ne zamandır yazmıyorum. Evet, blog dediğin sürekli güncel tutulmalıdır. Zaten o kadar çok yazım birikti ki, neden girip de bunları yazmıyorum bilmiyorum. Bir keyifsizlik, bir buhran... Yeni bir iş kurmanın verdiği de heyecan var sanki. Şimdi ne alaka bir yandan buhran, bir yandan heyecan diyebilirsiniz. Ben de diyorum. Zaten onun yaşattığı sarsaklık beni engelledi gibi, buraya yazmak konusunda.
Neyse, şimdi peşisıra tüm yazılarımı yayınlamaya başlayacağım. Ama en önemlisi hemen şimdi olacak! O da beni utandırarak kendime gelmemi sağlayan sevgili Ali Saydam'ın sayesinde oldu.
Evet, yine bir skandala imza attım ve sürekli iletişimde olmaya özen gösterdiğim, yazdığım yazıları paylaştığım, bu 10.000 Kadın Girişimci Projesi'ni anlattığım Ali Saydam'ın taaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa Mayıs ayındaki Marketing Türkiye yazısında benden ve bu projeden bahsettiğini yeni gördüm!
Durun yahu hemen kapatmayın sayfayı, bir anlatayım hele...
Ne anlatacaksam allasen! Girdim Marketing Türkiye'nin sitesine Ali Saydam'ın eski yazılarını okuyayım dedim, geldim "Helal olsun BP'ye" yazısına. Bir baktım ki Goldman Sachs diyor, Özyeğin Üniversitesi diyor, hatta İpek İlyasoğlu diyor!
Rezalet!
4 ay önce sen yaz, nezakette bulun e-postayla bilgi veren kadının adını ver, o yeni görsün iyi mi? Değil! Az önce nasıl bir özür postası yazdım anlatamam. Artık bir ümit bana anlayış göstermesini beklemek zorundayım.
Buradan da sesleneyim madem ki tekrardan. Ali Hocam, özür diler teşekkür ederim.
Ama bakın yani yazılarınızı dönüp dönüp okuyor olmasam hiç farkedemeyecektim. Hani belki burdan bir kanaat notu verebilirsiniz bana. Bir e-posta yazarken kızarır mı insan?
Yazı için aşağıdaki linkten "Dikkat "engagement management" geliyor!" altbaşlıklı yazıyı okuyunuz.
http://www.marketingturkiye.com/yeni/Yazarlar/Yazar_Detay.aspx?id=853
Bir gün kaç saatttir sorusunun cevabı geliyor değil mi aklınıza ben böyle deyince? Ama ben kadınlardan bahsediyorum. Tam yirmidört kadından. Hem de hayatımda daha önce hiç görmediğim yirmidörtlü. Aslında bu kadınlar seksenüç taneler ama ben henüz yirmidört tanesi ile tanışma şansını yakaladım.
Aynı ama bir o kadar da farklı bir amaç için bu kadar çok kadının bir araya geldiğini görmemiştim. Ya hayır, şimdi bana altın günlerinden filan bahsetmeyin! Hem siz hiç annenizin altın gününe Prof. Dr. Ali Beba'nın geldiğini gördünüz mü, kuzum? Hadi diyeceksiniz ki o erkek nasıl gelsin; e peki ya Özden Anık? Böyle elinde kısırla... Görmediğinize göre bırakında yazıma devam edeyim.
Bu kadar kadın "İşimi acaba nasıl daha iyi yönetebilirim?" sorusuna cevap aramak için buluşmuş. Aramızda 20 yıldır kendi işini yapan da var, daha evvel hiç bu işlere kalkışmamış ama bu eğitimi başlangıç saymış olanlar da. Ben iki yıldır çıktığım bu yolda ilerliyorum. Bu kısa süre zarfında bile bezdiğim anlar oldu. Tıpkı doğrularım olduğu kadar hatalarım da olduğu gibi. Ama bu sürede iki büyük şansım oldu. Bunlardan biri; onlara hizmet etme şansını bana veren müşterilerim... Çünkü başarının asıl kaynağı, size güvenen insanlardır.
Diğer bir şansım ise başvurumun kabul edilmesi ile dahil olduğum 10.000 Kadın Girişimci Projesi...
Bu projeden haberdar olduğumda biraz araştırayım dedim; hani önceden katılmış olanların isimleri, tecrübeleri filan. Aklımca değerlendirme yapacağım bakalım neymiş diye. Meğer ilk senesiymiş projenin Türkiye'de. Goldman Sachs bir süredir dünyanın birçok ülkesinde uyguluyormuş bu projeyi zaten. Bununla ilgili yazım için bkz: http://ipekilyasoglu.blogspot.com/2010/05/10000-girsimci-kadn-projesi.html
Xing üzerinden bir network seminerine katılmıştım. Orada Ertuğrul Belen; "Bir kişiyi tanıyor olmanız beş kişiyi tanıyorsunuz anlamına gelir ve bu beş kişinin her birinden de beşer kişi daha..." demişti. İnsanları tanıyor olmanın büyüsüne kapılınca sürekli yeni birileri ile tanışma ihtiyacı doğuyor insanda. Hele bizim toplumumuz için bunun ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliriz. Televizyonda gördüğümüz bir ünlüyü bile tanıdığımızı iddia ederiz çoğu kez. "Geçende kimle tanıştım bil?" diye başlayan cümleleri hemen hepimiz duymuşuzdur. Hatta biz bile deriz "Var ya bu dizide oynayan benim ilkokul arkadaşımdı." Hatta hastaneye gideceksinizdir tanıdık birini ararsınız. Karınız doğuruyordur ama siz hala tanıdık bir doktorun, en olmadı hastabakıcının peşindesinizdir. O kadar mühim bir iştir birilerini tanımak.
Ama tabi bu noktada tanıdığın kişilerin potansiyeli filan gibi bir konu da gündeme gelebilir. Bu konuyu 10.000 Kadın Grişimci Projesi üzerinden değerlendirmek istiyorum. Burada önemli olan potansiyel müşteri olacak kişileri tanımak değil. Aksine herhangi bir konuda fikri alınabilecek, güzel paylaşımlarda bulunulabilecek dostlar edinmek. Aslında bu söylediğim tam da bu yazının temelini oluşturuyor. Bu proje sayesinde tanıştığım insanlarla belki bir gün çalışma fırsatı bulacağım ama bu sadece bir ihtimal. Kesin olan ise şu ki; çiçeklerimin bakımını danışabileceğim bir Bahar, en sevdiğim şey olan doğal ürünlerle ilgili bilgi alabileceğim bir Rana, ihalelere güvenle girilmesini sağlayan bir Nilgün, ne istersen temin edebilecek -ki en mühimleri turnak bakımı için olanlardır- bir Merve var artık hayatımda. Bu kadınları arasan bir arada bulamazsın! Düşünsenize metal aksamlar üreten bir kadın var. Kim o, Yeliz. Benim diyen internet arama motorları veremez size bu bilgiyi :)
Dolayısıyla eğitim-öğretim bir süre sonra ikinci plana düşüyor. Bunun yerini insan ilişikileri alıyor. (Bir de Feraye var, yurtdışı fuar organizatörü. Yurtdışına çıktığında beni de yanında götürecek, gezdirecek, söz verdi. Dedim size insan tanımak daha önemli diye :))
Kimileri "girişimci iş kadını" olmakla ilgili aldığım bu eğitimi eleştirebilir. Hatta "İpek şirket yönetmeyi bilmiyormuş" bile diyebilir. Ama bize ders veren öğretmenlerin büyük kurumlarda çalıştığı, hatta holdinglere danışmanlık yaptıkları gözönüne alınırsa bu düşüncelerin ne denli saçma olduğu görülebilir. Ne yani; koskoca bir holding finans konusunda birinden danışmanlık aldığında onlara "Aaaa ne ayıp, bilmeden holding yönetiyorlarmış!" diyebilir miyiz? Hiç sanmam. Hmm, bak şimdi farkettim, biz daha yolun başındayken aldık ya bu eğitimleri. Çoğundan bile önde sayılırız!
Ben 29 yıllık hayatımda olmasa da işte belki "hayat" hakkında fikir sahibi olduğum yıllardan bugüne anladım ki; öğrenmek her şeyin temelidir. Bilmiyor olabilirsin ama öğrenebilirsin. Sağlıklı insan beyninde kapasite yoktur. Ne kadar bilgi yüklersen o kadardır kapasiten. Öyle fizik profesörü olunmasından bahsetmiyorum tabi ki. Kitap okumazsan hangi kapasiteden bahsedebilirsin ki? Gazete okumuyorsan nerede kalır genel kültür. Onun için tasarımcıysan finanstan, bankacıysan edebiyattan, bakkalsan etten, kasapsan zerzevattan az da olsa anlayacaksın. En azından bir fikrin olsun be arkadaşım, öyle boş boş bakma yüzüme!
ipeki
Tweet
Çok yoğun bir haftaydı mı desem, yoksa modülün içeriği ağır geldi de ondan bize öyle geldi mi desem bilemedim. 10.000 Kadın Girişimci Projesi'nde bu modül "Muhasebe ve Finans" üzerine idi.
Çoğumuzun kafası karıştı. Hele ben bir ara böyle nerede olduğumu filan unuttum, idrak edemedim.
Bir de tabi konuyu bilmemekten ziyade; biz bu işleri nasıl kurmuşuz hiçbir şey bilmeden, onun verdiği bir şok da vardı.
Muhasebe öğretmeni Sayın Sezai Mandal, muhasebe konularını, evrakları, müşavirliği, vergiyi, ödemeleri falan anlatıyor, anlattıkça ben bayılıyorum. Çünkü dediğim gibi ben demek ki hiçbir şey bilmeden kurmuşum şirketimi. Bildiğin cahil cesareti. Bilanço okumayı bilmeden, muhasebecimden hangi evrakları isteyeceğimi düşünmeden. Ay sonunda ödeme ne kadar diye sor bitsin gitsin. Bizdeki sistem böyleydi.
Ben iki gün süren Muhasebe dersinden sonra komaya girmişken üstüne süper bir Finans öğretmeni olan Yrd. Dç. Kemal Saatçioğlu'nun dersleri başladı! (bilgi için http://www.ozyegin.org/hoca/yrd-doc-kemal-saatcioglu)
Ben artık ne yapsam da anlasam bu Finansal Fonksiyonları derken sınıfta öğretmenin yakaladığı sinerji pek bir hoşuma gitti. Birden ben Excel'de proje analizi yapmaya başladım. Hee, tabi kendi kendime yapacak kıvama gelmem için ohooooo! Neyse, Kemal Öğretmen söylüyor biz yapıyoruz filan. Eğlenceli de geçmeye başladı. Finans denen şeyi öyle a'dan z'ye kavramak zaten imkansız ama en azından ne olduğu hakkında bir fikrim var artık. Şirketimle ilgili bir değerlendirme yaparken ya da başkalarına bunu yaptırdığımda, ne olduğunu anlayabileceğim.
Zaten bu kadar sürede kimseyi finansçı veya süper pazarlamacı yapacaklarına dair bir iddiası yoktu Özyeğin'in. Ama artık ben kendi adıma söyleyecek olursam finanstan konu açıldığında aval aval bakmayacağım. (Eh, ne yapayım yani Güzel Sanatları bitirmiş biriyim ben anlamam ki o konulardan)
Bu bile benim için büyük bi artı oldu. Ama farkettim ki çok mühim bir konuda büyük eksiklerim varmış.
Peki itiraf ediyorum; meğer hiçbir şey bilmiyormuşum! Artık arkadaşlarıma neler danışmam gerektiğini, kimlerden ne konuda mentörlük isteyeceğimi biliyorum.
Yoksa zaten hepimiz işimizi iyi biliyoruz ve yapıyoruz değil mi?
Eee, o zaman burada ne işimiz var?
Posts
Audio
Posts
Geçen aylarda çok kıymetli Melahat Morçöl Hanımefendi’den bahsetmiştim.
Okumayanlar veya hatırlamak isteyenler için söylemeliyim ki; kendisi Etimesgut’taki ilk kadın tayyare uçuş eğitmeni idi. Yazıyı okumak için tıklayınız.
Maalesef blogların kapatılması ile blogumun bir kısmını farklı bir platforma taşımıştım.
İyi ki de yapmışım.
Neden mi?
Bana Melahat Hanım’ın oğlundan gelen e-posta kadar büyük bir heyecan yaratan bir başka e-posta aldım!
Zenginliklerimizi bilmiyor olmanın üzüntüsü mü dersiniz, yazılarımın kimlere kadar ulaştığını görmenin verdiği mutluluk mu dersiniz bilmiyorum ama yaşadığım duyguları tarif edebilmemi beklemeyin benden.
Engin Viranyalı’dan gelen bir yanıt gördüm, her sabah rutin e-posta kontrollerini yaparken.
Tanımadığım bir isim, WordPress’te yayınlanan yazıma ulaşmış ve bana teşekkür ediyordu.
Yazısını okudukça şaşırdım.
Çünkü çok kıymetli teyzesi merhume Nezihe Viranyalı’yı bana tanıtıyordu.
Dedim ya mutluluğumu tarif etmem olanaksız. Sadece bu çok değerli hanımefedi ile ilgili bilgileri paylaşmak istiyorum sizinle.
Bir de Sayın Engin Viranyalı’nın e-postasındaki son cümleyi:
‘Ne mutlu Türk’üm diyene, Ne Mutlu Türk olana….”
Saygılarımla,
>
Harbiye marşı eşliğinde paşalara tutuklama kararı!
Bu ilginç gelişmelerin yaşanması beni çocukluğumdan beri öğrendiğim marşları zihnimde yeniden canlandırmaya yönlendirdi.
Çoğunuz gibi ben de her sabah televizyonu hazır olda İstiklal Marşı ile açar, akşam yine hazır olda İstiklal Marşı ile kapardım. İçimdeki vatan sevgisinin tohumlarının bu vesileyle atıldığını ve köklerinin bu yüzden çok sağlam olduğunu biliyorum. Yazık, şimdiki çocukların ilk öğrendiği marşlar ailelerinin tuttukları takımlar için bestelenenler.
Biri Fener’e sallar, öbürü gol gol diye bağırır. Halbuki ben okula dahi gitmiyordum bunları yaparken. İstiklal Marşı’nı dinleye dinleye öğrenmiştim. Onun için kimi milletvekilleri gibi hiç şaşırmadım 25 yıldır söylerken.
Severek okudum marşımı. Yürekten…
Bu yazı, bugünkü gelişmelerden sonra içimde duyduğum ciddi huzursuzluk neticesinde çıktı.
Şu an saat 00:55 ve Şubat’ın 12′si.
En sevdiğim 2 marşı sizinle paylaşmak istiyorum:
Biri bugünkü olaylara imzasını atan Harbiye Marşı.
- Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız
- Tufanları gösteren tarihlerin yâdıyız
- Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti
- Cehennemler kudursa ölmez nigâhbanıyız
- Yaşa var ol Harbiye! Yıkılmaz satvetinle
- Göklerden gelen bir ses sana ne diyor dinle
- Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen
- Kartal yuvalarında hürdür millet seninle
- Yüzyıllardır Harbiye bu orduya şan verir
- Çıkardığı dehâlar semalara yükselir
- Baştanbaşa tarihtir mektebin her zerresi
- Sarsılmayan azminle çelik kal’alar erir
- Şahikalar üstünde meydan okur bu erler
- Yaklaşacak düşmana mezar olur bu yerler
- Bağlayamaz bir kuvvet bu kasırga milleti
- Tarihlere sorun ki, bize “ölmez Türk” derler
Diğeri de benim en sevdiğimdir: Deniz Harp Okulu Marşı
Biz denizci gençleriz göğsümüz şeref dolu
Bu ölümsüz sulara her adanmış can bizim
Biz denizci gençleriz göğsümüz şeref dolu
Biz cihana ün salan şanlı kahramanlarız
Biz denizci gençleriz göğsümüz şeref dolu
Kahramanlık andıdır bahriyenin gür sesi
>Geçen sene Temmuz ayında başlayan serüvenimi uzun uzun buradaki yazılarımla paylaşmıştım.
Bunlar sadece benim tecrübelerimdi.
Her kadının kendine çıkardığı bir ders, öğrendiği bir şey, farkettiği bir yenilik, belki de kazandığı yeni bir vizyon oldu.
Bu bağlamda daha yeni hikayeler dinleyebilmek için, yeni dönem başvurularının başladığını buradan da duyurmak istiyorum. Aşağıdaki dökümandan gerekli şartları öğrenebilisiniz:
>2010 yılının sonuna kadar TRIPOD Creative olarak çalıştım / çalıştık.
Çok güzel işlere imza attık.
Bize kendilerine hizmet etme fırsatı veren firmalara teşekkürü bir borç biliriz.
İyi ki varsınız, iyi ki bize güvendiniz.
2011 yılı itibari ile artık ARTPALAS olarak yepyeni bir konsept ile hizmet vermeye devam ediyoruz.
İsim değişikliğinin birçok sebebi var ama sanırız en önemlisi bu isme aşık olmamız!
Prensiplerimiz ise aynı…
Bu yapının içinde tek değişen şey ise hedeflerimiz!
Artık çok daha büyükleri var!
Dileriz hep birlikte ulaşırız bu hedeflere!
2 sene önce ilk adımı atma cesaretini göstermekti önemli olan; bugün ise bir hayli yol katettiğimizi görüp hedef büyütmek…
>Bugün harika haberler alıyorum!
10.000 Kadın Girişimci Projesi’nde tanıştığım sevgili arkadaşım Asuman aradı.
“İpek Habertürk bizi haber yapmış.” dedi.
Katıldığımız projeyi Habertürk konu yapmış, “135 Şanslı Kadın İçin İlk Zil Çalıyor” demiş.
Yeni dönem eğitimlerinden bahsetmiş ve 79 kadının geçen sene bu eğitimi aldığını yazmış.
Doğrudur.
Eğitimimizi aldık, yeni şeyler öğrendik, bildiklerimizi tekrarladık ama en önemlisi birbirimizi tanıdık.
Çeşit çeşit kadının olduğu bir ortamı tasavvur edebiliyor musunuz?
Her yer buram buram özgüven kokar böyle zamanlarda….
Kadınlar iş konuşur, dünyayı kurtarmasa da ekonomiyi kurtarır muhabbetlerinde…
İstihdam sorununu çözerken bir yandan da akşama ne yemek pişireceğini düşünür.
Çocukların dertlerinin yanında bir de personel dertleri paylaşılır.
Hayatlarının ne çok merkezinin olduğunu anlarsınız işte o zaman.
Habertürk konusunun ardından geçen günlerde benden “hikayemi” yazmamı istedi Özyeğin Üniversitesi’ndeki proje yöneticisi İmge Kaya.
Yazıp gönderdim ben de.
Aslında Zamane Hatunları yarışması için yazdığım yazıyı vermek istemiştim ama biraz konsept dışı olduğu için yeniden yazdım. Tüm açıkyürekliliğimle hayatımdaki kendimce önemli dönüm noktalarını vurgulamak istedim.
Yazıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://www.10000kadin.org/content.php?q=mezunlar
Özyeğin Ünv. Girişimcilik Merkezi’ndeki herkese bu fırsat için tekrar teşekkür ederim.
Gözardı edilebilecek bir şey değil çünkü bu olanlar.
Ehh, medyanın gücünü de ben çok iyi biliyorum.
Eğitimlerin yanısıra sürekli haber olarak medyada yer almamız bizim için çok önemli.
Bu proje önümüzdeki yıllarda büyük bir prestij meselesi olacak diye düşünüyorum.
Ve biz ilk yıl mezunları olarak Çok Özel muamele göreceğiz
>Başlığa bakıp da boşuna Google araması yaptırmayın bu isim için.
Yalnızca UNICEF bağışçılarında ve bir de Göktuğ Morçöl isimli bir akademisyenin yazdığı Handbook of Decision Making isimli kitabın .pdf uzantılı dosyasında adı geçiyor. Tahminim bugün benim tanışma şerefine nail olduğum hanımefendi, bu iki yerde de adı geçen.
Göztepe SSK Hastanesi Merdivenköy Poliklinikleri’nde Ertuğrul ile sıra numaramızın gelmesini beklerken yaşlı ama bir o kadar da hoş bir hanımefendi ile eşi bize doğru yaklaştılar. Yanımızda duran su otomatını nasıl kullanacağız diye dertlenirlerken ben yardım ettim ve sularını kendilerine verdim. İlk diyaloğumuz bu kadardı. Aradan zaman geçti, biz hala bekliyor iken hanımefendi elinde kağıt para ile yeniden yanımıza yaklaştı. Eşinin bu uzuuuun bekleme süresinde susadığını ve yeniden ona yardımcı olup olamayacağımızı sordu. Ama otomat kağıt para almıyordu ki… Ertuğrul parayı bozdurmak için çıkış kapısına doğru yönelen hanımefendiye yetişti ve ben bozdururum dedi. O sırada biz de kendisiyle oturup sohbet etme imkanı bulduk. İlk sözü:
“Ne iyi insanlarla karşılaştık!” demek oldu.
“Rica ederim, nedir ki bu yaptığımız?” dedim.
“Olur mu?” dedi, “Bir şey sorduğumuzda suratımıza bile bakmayanlar var maalesef.”
Kısa bir sessizlik oldu aramızda.
Ne kadar hanımefendi olduğunu anlatamam size.
Mükemmel bir kürklü şapkası vardı başında.
Yaşlı ama inanılmaz güzel yüzündeki tek detay, kahverengi ruju idi.
Narin vücudundaki en belirgin nokta ise yeşil gözler.
İlk gördüğüm andaki endişeli ifade yerini keyfe bırakmıştı.
Birtakım konulardan bahsetti. İstanbul’a 45 yılında geldiğinden, o zamandan bugüne çok şeyin değiştiğinden…
“Ben aslında soğuk biriyimdir ama bak sana ne göstereceğim.” dedi.
Merakla, bembeyaz elini şık paltosunun altındaki hırkasının cebine götürüşünü izledik.
Ne zerafet!
Çok eski yeşil bir defter çıkardı. Eski bir pasaport!
“Bak ben buyum aslında.” dedi.
Ne kadar güzeldi siyah beyaz fotoğrafı…
Ellerimde bir tarihi tuttuğumu hissetim o an.
Ve ilk şok.
1929 doğumlu bir hanımefendi vardı karşımda.
82 yıllık yaşanmışlıkla karşımda duruyordu.
Ve ikinci şok.
“Tayyare Uçuş Eğitmeni – Etimesgut”
Düşünebiliyor musunuz?
Karşımda Sabiha Gökçen’in öğrencisi duruyordu!
Amerika’da bile henüz kadın pilot yokken kendisi eğitmendi.
Bir Türk kadını!
Offf, neler hissetiğimi paylaşabilmem mümkün değil.
Gözleri hafızama kazınmış durumda.
“Sabiha Hanım bana yurtdışına gitme, burada sana çok ihtiyaç var dedi ama ben dinlemedim.” diye anlattı.
Almanya’da görev yaptığını, askeri pilotlar yetiştirdiğini söyledi.
Tek bayan olduğunu ama hiçbir rahatsızlık duymadığını anlattı.
Bir daha görmem mümkün değil belki kendisini.
Ama istedim ki bu satırlarda kendisinden bahsetmiş olayım.
Ne ben unutayım ne de böyle birinin varlığı belirsiz olsun.
O kadar şanslı görüyorum ki kendimi o andan itibaren.
Öyleyim, evet!
Bu her anı değerlendirmek, herkesle diyaloğa girmekle ilgili sanırım.
Kurban bayramında da İşitme Engelli bir teyzeciğimle otobüs durağında karşılaşmıştık, hem de Çanakkale’de.
İlk kez gittiğim Çanakkale’de otobüse binmek için gittiğim durakta işitme engelli bir teyze olsun, işaret dili bilsin, benimle sohbet etsin…
Senaryo yazsan izleyen “Hadi canım…” der.
Bunu ayrıca paylaşacağım.
Sağlıklı bir ömrünüz olsun Melahat Morçöl…
Saygılarımla…
Düzenleme:
Bu yazıyı yazdıktan sonra yukarıda linkini verdiğim kitabın sahibine bir e-posta gönderdim.
Belki bir bağlantı kurabilirim inancı ile, tanıştığım hanımefendiden ve yazımdan bahsettim.
Bu sabah ofise geldiğimde de beni çok çok mutlu eden, haftaya süper başlamama vesile olan bir yanıt buldum. Yüksek müsaadeleri ile bir kısmını paylaşmak isterim:
>Tecrübelerimi paylaşmaya devam ediyorum.
Özyeğin Üniversitesi’ndeki 10.000 Kadın Girişimci Projesi’nin 5. modülü “SERMAYEYE ERİŞİM” idi.
Kısmen faydalandım diyerek anlatmaya başlayayım. Neden “kısmen” dediğimi de yazının sonunda belirteceğim.
İlk gün dersimize büyük fedakarlıklar göstererek Hong Kong’tan gelen Prof. Dr. Ali Beba katıldı. Her zaman olduğu gibi -yorgunluğuna rağmen- üst düzey bir çaba ile bilgilerini, tecrübelerini paylaştı. Değindiği birkaç konu oldu. İkisini burada paylaşmıştım. ASHOKA ve ChangeMakers. Burası finansmana erişim konusunda sosyal proje düzenleyenlerin katıldığı bir yarışma platformu. Özyeğin de bu 10.000 Kadın Girişimci’ye karşılıksız olarak verdiği eğitimle yarışmaya katılmış.
Ali Beba derse Winnovateamhttp://www.winnovateam.com/ isimli bir grubu davet etmiş. 3 kişi geldiler, aslında 33 kişi olduklarından bahsettiler. Bu arkadaşlar inovasyon takımı olarak kendilerini açıklıyorlar. Türkiye’de inovatif tüm yarışmalara katılıyorlar, sürekli projeler üretiyorlar. Çok iyi dereceleri var anlattıklarına göre. Tavırları biraz ukala geldi bana açıkçası. Önlerindeki tek engelin bu olacağını düşünüyorum. Yoksa iyi çalışıyorlar, belli.
İkinci gün Ali Beba Kredi Garanti Fonu A.Ş. İstanbul Anadolu Yakası Müdürü Sayın Bülent Atmaca’yı konuk etti.
>Bilindiği üzre kitap fuarı 30 Ekim’de kapılarını açtı. Fuar 7 Kasım’a kadar devam edecek.
Bu fuarı burada konu etmemin tek bir nedeni var. O da Jean-Christopher Grange ‘in fuara gelecek olması!!!
Bir aksilik çıkmazsa 6 Kasım Cumartesi günü orada olacağım! Elimde bir dolu kitapla!
İlgilenenler için fuar imza programı aşağıda:
(Geçmiş günleri de veriyorum ki kimleri kaçırdık görelim
ÖNE ÇIKAN iMZA GÜNLERi
30 EKİM CUMARTESİ
- 12.00 Erdil Yaşaroğlu – Doğan Kitap
- 13.00 Ali Poyrazoğlu – Doğan Kitap
- 13.00 Murat Menteş – İletişim Yayınları
- 14.00 Ece Temelkuran – Everest Yayınları
- 14.00 Kaan Sezyum, Serkan Altuniğne, Cem Dinlenmiş – CanGençlik Yayınları
- 14.00 Yalvaç Ural – Marsık Yayıncılık
- 15.00 İpek Çalışlar – Everest Yayınları
- 16.00 Hasan Ali Toptaş – İletişim Yayınları
- 16.00 Mario Levi – Doğan Kitap
- 17.00 Yekta Kopan – Can Sanat
31 EKİM PAZAR- 13.00 Aydın Boysan – İş Bankası Kültür Yayınları
- 13.00 Pucca – Okuyan Us
- 14.00 Hakan Günday – Doğan Kitap
- 14.00 Yekta Kopan – Can Sanat
- 15.00 Alper Canıgüz – İletişim Yayınları
- 15.00 Tahsin Yücel – Can Sanat
- 16.00 Nedim Gürsel – Doğan Kitap
- 16.00 Yalvaç Ural – Marsık Yayıncılık
2 KASIM SALI- 14.00 Akdoğan Özkan – Inkılap Kitabevi
3 KASIM ÇARŞAMBA- 14.00 Ferhan Şensoy – Bilgi Yayınevi
5 KASIM CUMA- 12.00 Canan Tan – Altın Kitaplar
- 13.00 Ayşe Kulin – Everest Yayınları
- 15.00 Turgut Özakman – Bilgi Yayınevi
6 KASIM CUMARTESİ - 12.00 Canan Tan – Altın Kitaplar
- 13.00 Altan Öymen – Doğan Kitap
- 13.00 Ayşe Arman – Doğan Kitap
- 13.00 Bünyamin Aygün – Paraf Yayınları
- 13.00 Cem Yılmaz – Okuyan Us
- 13.00 Nazlı Eray – Doğan Kitap
- 13.00 Nermin Bezmen – Doğan Kitap
- 13.00 Şebnem İşigüzel – İletişim Yayınları
- 14.00 Arzu Çağlan – Alfa Yayınları
- 14.00 Ayşe Kulin – Everest Yayınları
- 14.00 Selim İleri – Everest Yayınları
- 14.00 Turgut Özakman – Bilgi Yayınevi
- 14.00 Yalvaç Ural – Marsık Yayıncılık
- 14.30 Can Dündar – Can Sanat Yayınları
- 15.00 Jean Chris Grange – Doğan Kitap
- 15.30 Ahmet Ümit – Everest Yayınları
- 16.00 Buket Uzuner – Everest Yayınları
7 KASIM PAZAR
- 12.00 Canan Tan – Altın Kitaplar
- 12.00 Meral Tamer – Doğan Kitap
- 13.00 Pucca – Okuyan Us
- 14.00 Ahmet Ümit – Everest Yayınları
- 14.00 Emre Kongar – Remzi Kitabevi
- 14.00 Turgut Özakman – Bilgi Yayınevi
- 15.00 Nazlı Eray – Doğan Egmont
- 15.00 Nihal Yeğinobalı – Can Sanat
- 16.00 Yalvaç Ural – Marsık Yayıncılık
Kaynak: cadde.milliyet.com.tr