Seni kendime itiraf edememekle başladım geceye. benim için başka bir
dünyadan, başka bir yaşamın, başka tad ve duygularının boğuşmasısın.
Belki de zaman ikimiz için pek insaflı davranamadı, belki İstanbulumun puslu kaygan sokakları şaşırttı bizi, uğursuz günlerin üzgün kahramanları gibi kaybolarak.
Herşeyi senden kaçabilmek için kurduğum bu düzenin ağırlığını daha fazla
kaldıramadım.
Ben bencil birisiyim ve bensiz mutlu olmanı istemedim.
Çizdiğim düz çizgiler, kopuk ilişkimizin yalan bir bağıydı sadece.
Sen gidiyorsun kahraman !
Gerçek dünyanın böyle olmadığını, sana ve bana ait olmadığını, laf oyunlarının hileli olduğunu kabul etmek, buna direnmemek zamanı.
Unutulmuş olasılıklar ve diğer güzellikler gibi, seni de kalbimdeki çiziklere ithaf ediyorum.
Neyse…
Hoşçakal kahraman.
Ben bencil birisiyim. Ve senin için birkaç ahımdan sonra sigara yaktım. Bir süre sonra bugün, senin sarı saçlı fotoğraflarına rastladım, en rastlanmaması gereken zaman duvarlarının arasında.
Ne biliyim, soğuk buralar. Anlarmısın bilmem.
Eksiksin. Pencerelerinin köşesinden kendine dair ne anlatırsın bilmem. Nasıl görüyorsun aynada kendini, neyi, neleri düşünerek yemek yer, rüzgara uzanır, bir başkasını seversin ?
Bozuk sigara kokusu, anlamsız uzaklık duygusu ve kelimelerini biriktirdiğin herşeyi seviyorum.
Bu gece, sana, üzerine diktiğim hayallerimin hangi renklerini giymek istersin sen seç.
Neyse…
Tomurcuk kışlarının en vahimi olan çocukluk serüvenleri, bugün burada bitti.
Başka kitapların sarıdan yanmış sayfalarının kısa hikayelerini adıyorums sana.
Senin için en elverişli sevgi, bir uçurtmanın ucuna bağlanmış hayallerin olacaktır.
Kaba bir yokluk içinde beni beklediğin saatlerde, yağmurlu baharların ılık çığlıklarına tanık olacaksın.
Yokuştan akmış kentin nidalarında, Galata’nın manzarasında, Pera’da, Lotti’de, buram buram çimen kokacak.
Çıplak ayaklarınla, kibarca, utanarak dolaş çiğ kokulu sabahlarda.
Hergün benim için çiçeklerle konuş.
Neyse…
Üç noktayı birleştiremediğin zamanlarda, hayal karamanlarını bir kere daha hatırla.
Boyalı gözlerin, düş uçurumlarından atlarken, rıhtım rüzgarları kadar sarhoş intiharlar doğur benim için.
Öyle sakin ve yok.
Seni ilk gördüğümde turistin biri seni konuşturmaya çalışıyordu. Araya ben girdim sonra ukalalık işte.
Seninle ilk kez Istanbul’un derin karmaşık caddelerinde kaybolduğumuz sırada konuştuk.
Her haftanın sana bürünmüş perşembelerini bekler oldum ya sonra ben. Her gece gelip bana hey diyeceğini biliyordum. Sana masallar hazırlıyordum. Bakma çoğu o anki uydurmalarım.
Masallara alıştırdım ikimizide.
Istanbul’u karıştırdım işin içine. Ben aslında seni hiç dinlemedim sanırım.
Söz geçirebilseydim kendime, içinde adım attığun gül bahçelerini yaratmaz, sabahları senin uyanmanı beklemek için kapına kadar gelmez, seninle bu kentin uyanışını beklemezdim.
Bunların her biri sen nefes alıyorsun diye vardı.
Senin yaşadığın dünyayı bilemedim asla.
Sorgulamadım, üzmedim.
Sonra bahar ihanetleri gibi geldi haberlerin.
Bir başka tutku, başka nefesler.
Kayboldun ekinden biçilmiş kırların arasında.
öyle olağan, sıcak yaz günleri.
Hikaye öyle başlar.
Gölgesinde en son oturduğun ağaç hangisiydi hatırlar mısın ?
Hangi bahardan dökülmüş yapraklar kandırmış ki seni ?
Rıhtım rüzgarlarında kaybolmuş mavi gece için bir dakikalık nefes istiyorum.
Öfke, ağırdan alınan bir şafak kadar sessiz ve ben yıldızları görebiliyorum.
Ben seni özledim en çok.
Naifliğini, ürkmelerini, çekingen ve hain gülümsemelerini.
Şimdi ise baharlardan uzak kaldık be güzelim.
Dupduru kentin soğuk ücralarında koştururken sen, benliğimi kalem ve kelamla döküyorum.
Ben en çok seni özlüyorum, buruşuk gün sökümlerinde.
Öyle yoktan, öyle alacaklı….