Şüphesiz ki her zorluğun ardında bir kolaylık…
Tanrı vaadidir bana.
Öyleyse asamam yüzümü..
Ama,
Eğer asarsan yüzünü
O zaman yanmalı bu kent
ısıtsın diye
Gözlerinde üşüyen hüznü.
24.IV.2013
Khalkedon,
Maviye karşı otururken
Takip Mesafesi
http://www.youtube.com/watch?v=Q984TRs0D1c
Trafik ilerlerken öndeki araçla aranızda bulunması gereken mesafe, hız cinsinden kaç birim yapıyorsanız onun yarısı kadar metre olmalıdır. Örnek vermek gerekirse saatte 90 km ile gidiyorsanız önünüzdeki araçla aranızdaki mesafe 45 metre olmalıdır. Bunu anlamanın yolu önünüzdeki aracın geçtiği bir yerden sizin 2 saniye sonra geçiyor olmanızdır. Önünüzdeki aracın geçtiği bir elektrik direği veya üst geçitten sonra normal konuşma hızınızda “seksensekiz-seksendokuz” dedikten sonra siz de aynı yerden geçiyorsanız sorun yok fakat daha önce geçiyorsanız hızınızı azaltmanız gerekmektedir. Aksi takdirde önünüzdeki araç yüksek hızlardayken aniden durduğunda ona çarpma ihtimaliniz fazladır. Saatte 90 km hızla ilerlerken ani bir fren yapmak istediğinizde ayağınızı gaz pedalından kaldırıp fren pedalına koyuncaya kadar geçen sürede yaklaşık 18 metre kadar ilerlemiş olursunuz, geriye kalan 27 metre tekerleklerinizin sürüklenmesi ve sonunda durmanız için yeterlidir. Özetle; Canınızın yanmasına tahammülünüz yoksa uzak durun!
Ne zaman kırmızı renk görsem akbank vadeli mevduat hesabında yüksek faizde param olmasını ve fakat daha çok dudaklarını öpmeyi istiyorum
Fucidin Pomad
http://www.youtube.com/watch?v=GUCSp2GcMe0
Eskiden çok çeşitli işlere girip çıkmış adam. Bir keresinde ellerindeki ve vücudundaki yaraları soran bir kadına neler olup bittiğini anlatmış hatta bununla yetinmeyip hayatına girmesine engel olmamıştı. Sonrasında çok çeşitli işlere girip çıkmıştı. Girdiği işlerden biri sebebiyle yüzünde düzenli açılan yaralara merhem süren insanları seçmezdi. Hiçbirini önemsemezdi, hiçbiri olmasını istediği kişi değildi zira. Sonradan farketti ki o dönem yarasına tuz basmaktan vazgeçmek en büyük hatasıymış. Bundan vazgeçmesinin bedeli yarasının mikrop kapması olmuştu. Kendine verdiği sözlerden biri, bedenindeki hiçbir yarayı hak etmeyen birine sardırmamak.** Aradan geçen uzun bir zamandan sonra ilk defa kulaklarındaki yaraya merhem sürülmesine izin verdi. Merhem yerine başını onun omzuna yaslamayı tercih ederdi ama neyse. Bu anın kendisi için ne kadar değerli olduğunu anlatamayacaktı nasılsa.
-Gözlerini öyle kocaman açmasan olur mu? (iç ses: çünkü öpesim geliyor)
Birinden herhangi bir şey rica ettiğinizde ona nasıl davranması gerektiğini anlatmak gibi bir derdiniz olmadığını belli etmenin bir yolunu bulmazsanız hava sıcaklığından bağımsız olarak çok üşürsünüz.
Ne zaman otobüste ters otursam başımı göğsüne yaslamak istiyorum.
Köşedeki Fırın
http://www.youtube.com/watch?v=1Z5kqXV875I
Kadının evi adamın yolu üzerinde. Aslında yolunu biraz uzatmak pahasına güzel bir rotası var. Adam daha önce kadını evine bırakmış. Başka yerlerde de vedalaşmışlar. Adamın içine dert; kadının arkasından gidişini izlemeyi sevmiyor. Her seferinde gözünün menzilinden çıkıncaya kadar arkasından bakıyor fakat kadın bir kez olsun dönüp bakmıyor. Adam büyümüş olmayı sanıldığı kadar da sevmiyor halbuki. Şimdi son kez o otobüs durağındalar ve adam son kez yine bakacak arkasından. Bir mucize olur da kadın bu sefer dönerse adam belki bir otobüs durağını vatan edinecek kendine ve hatta uçmaya tövbe edecek belki. Adımlarını saydı kadının; 26. adımda yanından 3 tane adam geçti kadının, 42. adımda kaldırım biraz daralıyor ve kadının bileklerinin ağrıdığı geldi adamın aklına. Seksensekizinci adımda kadının gireceği sokak gelmişti ve seksendokuzuncu adımda kadın köşeden dönerek sokağa girdi. Adam üşüdüğünü unutma çabasıyla sanki o tarafta başka birşeye bakıyormuş gibi yaptı. Tam köşede Trabzon Vakfıkebir Ekmeği satılan bir yer var. Sahibinin de o yöreden olması kuvvetle muhtemel. “Trabzon” kırmızı led ışıkla yazılmış, altına mavi olması temenni edilerek led ışıkla “Vakfıkebir” yazılmış devamındaki satırda ise aynı ışıkla “Ekmeği” yazılmış. Bu üç satır yukarıdan aşağıya doğru yaklaşık yarım saniye arayla sıralı olarak yanıp sönüyorlar. SEKSENSEKİZSEKSENDOKUZ ve kadın köşeyi dönerek evinin olduğu sokağa girdi. Sanki adama o an “aniden durmayı beceremeyen” bir otobüs çarptı. Otobüs çarpınca üşüdüğünü hisseder mi insan? Bilinmez. Fırının sahibinin kırmızı-mor kombinasyonlu led ışığı ısrarla yanıp sönüyordu ve her şeyi müesseseden bekleyen toplumsal tembelliğimize isyan edercesine onların aslında bordo-mavi olduğunu anlamamızı bekliyordu. Adam kadının arkasından yürüdü. Tam da onun bastığı yerleri ezberlemişti zaten, aynı yerlere basarak yürüdü. Büyük şehirde öz kimliğini yitiren trabzonsporlu tabelanın altına gelince durdu. Sanırım kadının tam köşede bekleyip kendisine daha sakin bir yerde veda etme ihtimalini es geçmek istemediği için oradaydı. Kadın orada değildi. Artık adam orada değildi. Takip mesafesi haddinden fazla ihlal edilmişti. Çarpışma şiddetli oldu. Adam kadını giderken arkasından izlemeyi sevmiyordu ve bunu birkaç defa kadına söyleme şansı da olmuştu üstelik. Trabzonsporlu fırıncı “buyrun” dedi. Adam buyurmadı. Sigaraya ilk başladığı zamanlarda 7 dakika süren bir dalı artık 5buçuk-6 dakika arasında bir sürede içen adam “renkleri kimlik bunalımına girmiş trabzonsporlu tabela”nın altında 3dakika içinde bir dal sigara içip otobüse bindi.
Ne zaman mezarlık görsem seninle bir ege ikindisinde şarap içip sevişmek istiyorum.
Kupa As
http://www.youtube.com/watch?v=037uSAIahho
Adamın parmağında bir yüzük. Tasarım olarak 13 adet iskambil kağıdı biçiminde. Eşli batak oynamak için biraz riskli ama güzel bir el. İhaleye girilmeye değer görünüyor. Yüzükteki dizilimleri sırasıyla aşağıdaki şekilde:
Maça: as-kız-vale-10
Kupa: 3-papaz-8
Sinek: papaz-kız
Karo: as-10-3-7
Kağıtlar bu durumdayken adam hesap yapar. Buna göre, eşinde 2-3 tane maça varsa ve karonun ara renkleri varsa gayet rahat 9la ihaleye girebilir. ve sinekleri çabuk bitirip eli yere verdikten sonra karolarla yer ve kendi arasında eli çevirir. Kupa 8 ile rakibi dürtüp kendi kupa papazına iş yaptırır. Hele ki Kupa As eşinin elindeyse zaten rakibe el göstermeden en az 8 tane alır ve iş yapması garanti olan 1-2 kağıdına sıra gelmesini bekleyerek sigarasını yakar. Ardından 2-3 el koz çekerek rakibin elini kilitler ve en başta sinekten bir tane verip alacağı diğer sinek sayesinde belki 10-11 ile bu eli kapatır.
Oyun başlar;
Hesaptaki ilk şaşma: Kupa As eşinin yere açtığı elde çıkmaz. Neyse ki kendindeki kupa-8 ile rakibin büyük kağıdının düşmesini sağlayarak kendi elindeki kupa papazı ile risksiz bir sayı almak gibi bir B planı vardır.
Sıra kupa hamlelerine geldiğinde rakip As’ı düşmez. Ardından elindeki Kupa As ile adamın papazını alır. Rakibin iki oyuncusundan birine kupa diğerine ise karo fazlaca dağılmıştır. Koz olan maça ise herkese aşağı yukarı aynı sayıda dağılmış olduğu için oyunun sonucunu “yan” tabir edilen bu kupa ve karolar belirleyecektir.
Bir tek Kupa As ile adamımız 9 ile girip 10-11 almayı umduğu elden 7 alarak güç bela çıkar. Yine yürek safından vururlar adamı. Batmıştır.
Ne zaman topuklu ayakkabı sesi duysam seninle ikimizin de bilmediği bir dansı yapmak istiyorum.
* Bir sonun özetidir.
** “her yara kendi ışığını saçar.” Anne Carson
-haymatlos
13.IV.2013
Anne: Çocuğumun nesi var doktor? (What the hell is goin’on doc?)
Psikiyatr: Siklotimik Bozukluk!
Anne: O ney? (Wat da fak?!?)
Psikiyatr:
siklotimik bozukluk: aslında erkek olacakmış ama yanlışlıkla kız olmuş. fakat bir erkeğin testesteronu olmasa da ona denk bir agresyon oluşmuş, sizin kafanıza demir sandalye fırlatması bu yüzden. fizyolojik olarak klitoris olması gereken yer ne klitoris kalabilmiş ne de çük olabilmiş; öylece kartal pençesi gibi durmuş.
bu yüzden siklotimik bozukluk diyoruz
-haymatlos
Hiç Gelmeyen’e Yazılan 626 Mektuptan Sonra
2013’teyiz. en son 2004te bulunduğu bir salonda adam. 9 yıl önce bitirdiği lisenin dersliklerinden birisi burası. sınıf arkadaşları: son 9 yıl boyunca gezip durduğu üniversitelerden insanlar, birbiriyle ilgisiz onca insan… çoğunun haberdar bile olmadığı bir fakülte hocası gelmiş derslerine. derste ne anlatıldığını bilen yok. zaten umursayan da yok. bugün hocanın doğum günü, sürpriz kutlama hazırlamışlar. hoca çok güzel bir kadın, çocuk kadar duru bir şaşkınlıkla kendisine hazırlanmış sürprize gülümsüyor. adam birden şaşkınlıkla olanı biteni anlamladırmaya başlıyor: bu insanların burada olmaları çok saçma; bu insanların yanyana gelebilmiş olmaları bir yana, burada olmaları ayrı bir saçma. en yakınındaki arkadaşını tutuyor, liseden arkadaşı çıktı şansına:
- olm rüyadayız, görsene rüyadayız!
+sakin ol abi, insanları korkutuyorsun.
- lan rüyadayız diyorum sana! tanıyor musun bunları? bak bu benim üniversiteden arkadaşımdı, bu başka bir kentten arkadaşımdı, bu kadın benim başka bir üniversiteden hocamdı.
+ …
- bi etrafına bak allah aşkına. biz hangi yıldayız? mezun olmadık mı bu liseden biz, ben salak gibi sürüklenmedim mi oradan oraya, sen çoktan bitirip yurt dışına gitmedin mi? burada, 9 yıl önce bitirdiğimiz lisede, bu kıyafetlerle ne işimiz olduğunu sorsana kendine!
arkadaşı birden yok oldu. adam düşünmeye başladı: benim rüyamda istediğimi yaparım ben, bu şansı arasam da bulamazdım… sigara yakıp rüyasının içinde gezintiye çıkmayı düşündü.
+ canım, sigarayı söndürür müsün? bak okul burası, kahvehane değil!
- peki hocam.
tamam, yakmayız biz de sigara, ama ilk defa, hayatımda ilk defa işte ben her ne istersem olacak mı şimdi, rüya olduğunu bilmek bile tadını kaçırmadığına göre buna ihtiyacım bu kadar mı çokmuş?
tamam, sakin oluyoruz her şeyden önce, benim rüyam bu, önce bir fikir yürütelim niye bu insanlar burada diye, niye olacaktı ki, elbette geçmişimde bir şekilde yer tutan kimseler oldukları için buradalar. peki peki pekiii, niye burası? her seferinde niye bu sınıf, niye bu okul, kaybedip de bulamadığım nedir? beni bunca yıl gezdiren, bunca insanı hayatımın içine sonuç diye doldurup biriktiren başlangıç burası olsa gerek. sonuçlarımla birlikte döngünün başladığı yerde bitmesi midir her seferinde burada oluşum. başlangıcım burasıysa, neden? ne var burada?
.
.
.
“ne var burada” yanlış soru olmasaydı çözülürdü bunca zaman elbette.
ne “yok” burada olsa gerek.
freud (fıroyt) beni görse acayip kıskanırdı be. kendi rüyanda kendi kendine psikanaliz… fıroytun .mına koyim şimdi boşver onu meselemize dönelim biz:
“kim” yok burada? işte sana doğru soru. kim vardı burada, kim yok şimdi, o gelsin, o gelirse bunca insan gider kendiliğinden, bunca keder gider, bunca hayalet, korku, olmamışlık, utanç, samimiyetsizlik… bunca tutarsızlık… gider. gider kendiliğinden. yeter ki o gelsin, hepsi gider. gelir mi peki? benim rüyamdayız nasılsa, uyanıncaya kadar güç bende nasılsa. rüyamda bile olsa gelsin artık. allah aşkına gelsin artık
+derse dönüyoruz artık oturmayacak mısın yerine?
- hocam ders yapmayıverelim bugün, hatta oturun size masallar anlatayım. bugün ben ne istiyorsam öyle oluversin, oturun da tanrıyla şeytanın arasında geçen bir aşk masalı anlatayım. hocam oturun, otursun herkes ki o gelsin, yada söyleyin hocam kimi, niye ve ne kadar beklersek artık gelir?
+canım iyi misin sen?
- ne dersiniz hocam, belki de tanrı başka bir gezegende dışlanmış bir çocuktur, belki hiç arkadaşı olmadığı için kendi hayal dünyasında yaşıyordur, belki biz onun hayalinde ürettiği karakterlerden fazlası değilizdir. biz onun gibi rüyalarımıza bu yüzden hükmedemiyoruzdur hocam sizce mümkün değil mi böylesi?
+ istersen dışarı çıkıp kendine gelinceye kadar hava alabilirsin.
- dışarı çıkarsam hepiniz yok olursunuz, size bu kadar insafsız davranamam.
kapı çalıyor…
- gelmedi anne, yine gelmedi
- bakkalın çırağı anne, siparişini getirmiş, ödedim ben.
- belki gelirdi anne, biraz daha uyusam belki gelirdi.
…
-haymatlos
12.III.2013, Samandıra
KARDİYOVASKÜLER İLHAM
-Şişmanlar bağcıklı ayakkabı bağlarken çok zorlanırlar;
Şimanlar bağcıklı ayakkabı sevmezler!
-Şişmanlar bir köşede büzülüp ağlarken çok zorlanırlar;
Şişmanlar ayakta ağlar!
-Şişmanlar en büyük iç hesaplaşmalarını yokuş başlarında yaşarlar;
Şişmanlar tepeli kentlerde çok zorlanırlar,
Şişmanlar düz kentleri tercih ederler!
-Şişmanlar toplu taşıma araçlarında çok zorlanırlar;
Şişmanlar taksileri severler!
sevmek demişken;
Şişmanların sevme biçimi “ağırdır” !
Dünyanın tüm şişmanları, birleşin!
Yağlarınızdan başka kaybedecek birşeyiniz yok!
-haymatlos
25. II. 2013, Yıldız
dünya’nın anusunden seyru sefer bu. cunku bir yirmidokuzuncu kattayim ve dunya bir amuda domalmis kahpedir. aslinda akillica cumleler yazmak icin uzandim masaya ama icimdeki ronenasans’tan cika cika emreaydinlanma cikti, yine de kubbede kalan kivir bir sezaiden iyidir. ancak sezai karakocun iyi bir yazar oldugu su goturmez bir gercek. su goturur tabirini irdelemeyelim, dsi devlete bagli. kamumuza koyar vallaha. benzer bi donemde tek y li cemal de vardir. mesela onun yazarligi beton goturmez bir gercek. bir gun icindeki arabesk damara vazokemi yaptirmak icin gittigim devlet hastesinde sigortam olayi subvanse etmedigi gun kustum aska bebegim. yoksa bakma benim durumum yerinde. nereden baksan aylik ogrenci biletine yetecek kadar iciyorum her gece. hayat tarzi olarak kanepe seviyorum. en sevdigim sigara bile surunduyor. huyunu suyunu turlu sosyokadinli ortamlarda parildattigimiz arkadaslarin otlakcibasi olmasina ne yalan soyleyeyim pek de az uzuluyorum. daha ziyade agresyonel durumlara gebelik oluyor. artik kafamiz nasil sikiliyorsa. neyse, gecen gene karacigerim vur kadehlere hadi icelim icelim her gecedeyiz. eski bir sevgilim aradi. eski bir sevgilim oldugu icin kendisi hemen actim. yeniden sevgili olmak degilmis derdi. icimi huzun basti. ben icimi huzun basinca sigara icerim. en sevdigim grup vokali dave mustanie malesef. malesefle kinarken bahtimi bir arkadasim geldi. sigara istedi verdim. kufur de ettim. kufur dilin persilidir. icimdeki post arabesk cocugu aldiramadim. ondan cok iciyorum. ne zaman icsem uyku tutmuyor. ne zaman uyku tutmasa yaziyorum. ha bir de, ben bayadir iciyorum.
myanmar diye ulke adi olmaz olsun.
2000 i 13 geciyordu.
hadi bana estagfurullah.
Sarhoştu genç adam, tuvalet sırasında karşılaştık. Kalabalıktı bar üstelik; dünyanın sonu mu gelmişti nedir… “Laf aramızda kalsın ben ortalıktaki her şeyden tiksiniyorum abi.” dedi. “Bu ettiğin laf aramızda değil ki; çok azımız itiraf ediyoruz hepsi bu.” dedim.
Düzelteyim, bar filozofu değildi. Panik atak tedavisi görüyordu, esaslıca sarhoştu, biraz da ünlü. Eline ne zaman kağıt kalem geçse telaşlı bir üslupla birşeyler çizerdi. Ben genelde yazarım, onu yazarken görmedim, genelde çiziyor ama bir tane roman yazmış biz tanışmadan evvel. “Bak abi! Birazdan onlara sefil olduklarını söyleyeceğim, yoo! Niye söylüyorum ki? Sarhoşum ben. Birazdan onlara sefil olduklarını kusacağım ve mutlu olacaklar” dedi.
“Söz konusu olan kendi sefaleti bile olsa yine de tasdiklenmek istiyor insan bazen” dedim.
Birazdan kalabalık onu dinliyordu. Ha! Bence önemli bir ayrıntıyı atlamadan vereyim hemen, ikimiz de çişimizi yapmıştık, sırayla elbette.
Bir başın iki tarafına zıt yönlere bakan suratlar çizerdi hep. Genelde çizerdi ama hep bu suretsiz suratları çizerdi. Sonra yaptığı ayıp birşeymiş de kimse görmesin istermiş gibi öylece bırakırdı kalemi kağıdı. Bir daha o kağıda baktığını göremezdiniz. Sanatıyla tutarlı sanırsam.
“Çalmak ve Kazanmak” diye seslendi kalabalığa. “Ancak çaldığımız zaman kazanabilineceği öğretildi hep. Bundandır ki siz hep bedavadan, hiçbir bedel istemeden seversiniz ama yine de gelip onu çalmak isterler.” dedi. Anlamadılar. “Hadi sefil hayatlarımıza geri dönelim.” dediğinde alkışladılar genç adamı.
Kontrollü olarak nefes almaya çalışınca hıçkırık tutması gibi birşey mi bu? Bir konuda çok iyi olduğumuzun havasını atıp iddiaya girince çuvallamak, mahalledeki kıza bisikletteki maharetlerimizi sergilemek isterken düşüp çanağı kırmak, tüm aile televizyondaki sahneye odaklanınca bir an bunun farkına varıp onları izlemeye başlamak gibi belki de, yada bunu yaparken filmin tadını çıkarmadığımız ve sanki onlara ihanet ediyormuş gibi hissettiğimiz için utanmak gibi birşey mi? Yani diyorum ki çok mutluyken, mutluluğu karın boşluğumuzda, göğüs kafesimizde ve iman tahtamızda hatta boynumuzda tatlı-ılık bir sıcaklık olarak, yahu bildiğin fiziksel olarak hissettiğimiz anda bizi bu hayatta en mutsuz eden şey her ne ise işte onun tam da o en mutlu anda aklımıza gelmesi nedir? Sonrası kasvet, onu biliyoruz da şu mutlu-mutsuz geçişkenliği nedir? Mutluluk nedir? Mutluluğu sikersek çoğalır mı?(*1)
Genç adam sağlam içti o gece, dedim ya, esaslıca sarhoştu, biraz da ünlü. Ünlü olduğundan daha fazla sarhoş olamıyorsan şöhretin hakkını veremezsin bence. Hiç ünlü olmadım, bilmiyorum. Zaten ben o gece içmedim. Anneme söz verdim bu konuda. Sonra müzik bitti, gece bitmedi ama. Takvimler yılın en uzun gecesini gösteriyordu. Hatta takvimlerden biri de bitmişti. Dünyanın sonu mu gelmişti nedir… Tam hatırlamıyorum şimdi o detayı.
Topluca çıktık bardan. Islak hamburger yedik.(*2) Genç adamla vedalaştık. Biri daha ayrıldı daha sonra dolmuşla.(*3) Başka biriyle oturup çay içtik. Sabaha kadar konuştuk fakat sıkıntılarımıza bir teşhis bile koyamadan gece bitti. Hatta o gece dünya bitmiş miydi nedir… Biz de o sıkıntıları bir daha konuşmanın gereksiz olduğuna karar verdik. En uzun gecenin ve bir ihtimal dünyanın bile bittiği gecede nihayete ermeyen bir sıkıntıyı çözmeye, belli ki, hiçbir zaman vakit yetmezdi. Daha fazla dert etmenin alemi yoktu öyleyse. Evlere dağıldık.
Bizim evde annem var. Benim annemin “bizim ev”i var. Sadece bizim evde ve annemleyken çok mutlu olduğumda aklıma kötü birşey yerine “Mutluyuz dimi anne?” sorusu gelir ve sadece annem benimleyken her seferinde “Çok şükür, mutluyuz oğlum.”(*4) der.
Çok sonraları, güzel bir vapur yolculuğunda keyfim yerindeyken vapurun iskeleye yanaşması esnasında çımacıların vapuru zemine sıfır yanaştırmak için bir ucu karadaki tekli demire; diğer ucu vapurun ikili kalın demirlerine, tepeden bakınca sonsuz işareti (∞) şeklinde bağladıkları kalın halatlar ilgimi çekti ve sordum “Bu bağ biçiminin bir ismi var mı?” diye. O ismin volta olduğunu öğrendim. Çımacının adam yerine koyup cevap vermesi de hoşuma gitti, keyfim arttı. Bunun üzerine düşünmeye başladım, volta bağından sonra geminin boşaltılması veya volta bağının çözülmesinin (alınmasının) ardından geminin iskeleyi terketmesi ile argoda birinin ortamı terketmesi istenirken kullanılan “hadi al voltanı” tabiri arasında bir ilişki var mıdır acaba diye. Hatta cesaretlenip erkek-egemen ve seksist argonun sürekli tersane, gemicilik, oto sanayi siteleri gibi mekaniğe dayalı sektörlerin terimlerinden üremesi ile buralarda çalışanların yoğun olarak lümpen erkek kesim olması arasındaki ilişkiyi düşündüm. Örnek bile geldi aklıma bir çırpıda, gemilerin geri gitmesini belirten tornistan tabiriyle anal seksin kastedilmesi şeklinde. Elbetteki bu ham entelektüel mastürbasyonum sayesinde keyfim iyice gıcır oldu. Sonra otobüse bindim fakat bir arkada aynı hattın üstelik çok daha konforlu olan yeni model otobüsün tahsis edildiği ama kalkıp kalkmayacağı belli olmayan bir aracı daha duruyordu. Şoför henüz hareket etmemişken “Bu son seferi mi bu hattın?” diye sordum ve aldığım cevap kökenlerimden dolayı çok iyi tanıdığım Doğu Anadolu aksanıyla “Bênım bu son.”(*5) oldu. Ah be güzel abim! Düşünmez misin ki ben senin son seferini merak eder miyim? Allah korusun bu soruya cevabın “evet” olursa ben “bunu niye merak edeyim ki” diye sormaya çekiniyorum. Neyse ki yandaki eleman yetişti imdadıma, haftaiçi geceyarısına kadar sefer olduğunu öğrendim ama o esnada şoför abi hareketlendiği için inip daha konforlu ve boş arabaya binme hayallerim suya düştü. Dert değildi yine de. Bu dakikaya kadar olan herşey gayet keyfimi bir öncekinden daha da artıran hadiseler oldu. Ardından yolcu kartımı ihtiyacım olan son aktarma için uzattığımda tahsilattan sonra kalan kontör hayatımda ilk defa net sıfır (0) olunca yine mutlu oldum. An itibarı ile kelimenin tam anlamıyla siki taşşağına denk bir adamdım. Bênımbuson Abi’ye sardırmaya karar verdim. Az önce imdadıma yetişen çocuk hâla haftaiçi-haftasonu programının farklarını anlatıyordu bana ve bunu fırsat bilerek sözünü kestim: “Ben özellikle şöfor abinin son seferini sormuştum belki bi çay ısmarlardı bu kardeşine”. Elcevap: “Bênım bu son.” Belli ki 1-2 saat içinde yengeyi esaslı bir halvet bekliyor diye düşünerek derhal otobüsün içlerine katettim. Mutluluğuma diyecek yoktu. Hele ki bir de kulak misafiri olduğum elemanlar barmen çıkınca eski barmenlik(*6.i) günlerimden geyik çevirdim ki oh mis! Otobüsten indiğimde bu mutluluğa içilir diye düşünerek eve geçmeden derhal çay içebileceğim bir yere geçtim. İşte tam da mutluluğumun tavan yaptığı o sırada yukarıda bahsettiğim sendrom nüksetti.
“Ne alırsınız” diye soran garson kıza “Bir çay bir de acilen kalem lütfen” dedim. Kalemi verirken “Umarım ilhamınız çok güzel birşeydir ve bu telaşınıza değer”(*7) dedi. Şimdi beri bak güzel kız! Maralım! Kekliğim! Senin o cümleyi kurarkenki zavallı küçümsemene dipnotta laflar hazırladım zaten ama esas takıldığım nokta şu:
“Umarım ilhamınız çok güzel birşeydir” cümlesi nasıl bir cümledir beyinsiz, dil özürlü!
“Ah siz yeter ki güzel olmasını umun cancağızım! Mamafih bendenizin İLHAM’ı fevkî zaviyeden tetkik edildiğinde lisan-ı Fransevîde ‘la Concave Magnifique’ tabirine liyakati haiz iken, duvardaki aks-i endâmının satıh ile yaptığı meyil müsellesat ilminde tan45 tabir edilmektedir. Sizin bal hatrınız için, ilham gelen yerlerim elleyince sertleşen cinstendir ve dahi kabuğunu soyup da yemeye doyum olmaz canım efendim”
deseydim ne cevap verirdi bilmiyorum ama küçümseme çabasına cevaben “Muhtemelen çok kötü, hatta leş ama benim.” dememe rağmen neden hala yaşadığını anlayamadım. Başka zaman olsa gecesinde aynı yatağa girmiş olurduk(*8) fakat bir müddetliğine kadınlardan uzak duracağıma dair de söz verdim anneme. Anneleri bir kenara koyarsak eğer, Masumiyeti ispatlanana kadar her kadın suçludur!(*9) zaten. Kaybedilmiş birşey yok öyleyse.
Çayı içip bu yazının garson kızla -malesef- tanıştığım âna kadarki kısmını yazdım(*10) Hesabı ödemek için kasaya yanaştığımda yine aynı kız “Eee?”(*11) diye sorunca “Çok demliydi.” diye savuşturdum fakat ilk centilmenliğimden sonra bu gereksiz ikinci atağına sinirim bozuldu. Bilerek büyük banknot verdim ve bununla iyi niyet beyanında bulunan birinin tebessümünü takındım yada ben öyle sandım bilmiyorum çünkü daha önce bırakın o tebessüm çeşidini, iyi niyet beyanında bulunan birini görmedim ben. Bilerek ve gereksiz fakat stratejik olmakla birlikte umut dolu hatta yarı minnettar bir edayla fazlaca bozuk parayla para üstünü verirkenki yaşam sevincini izledim. Huşû içindeydi, mutluydu çünkü o an yaptığı şeyi neden yaptığı konusunda samimi ve tutarlıydı. Kim bilir belki tam da bu yüzden o bulunduğu ânın sonucuna dair beklentisinin duygu durumu onun kutsalıydı. İşte bunların hepsini ‘iyiniyet beyanındaki adam tebessümü’ sandığım surat ifademle izledim, para üstünü alırken hafif bir temas yaşandı ve birbiriyle çok alakasız beklentilerin ve planların gerilimi zannımca çok düşük bir dalga boyuyla manyetik olarak iletildi karşılıklı. Ben birine vuracağım son anda niyetimi bilmesine izin veririm her zaman. Her kim olursa olsun bir savunma şansı olmalı. Bu yüzden o minik temas anından sonra yavaşça para üstümü sayarken Pavlovun köpeği gibi beni izleyişini farkettiğimi belli eden ve küçümseyen bir adam tebessümü takındım. Ben daha önce küçümseyen adamlar gördüm. Onların nasıl güldüğünü de gördüm. Dahası bir insanı istemsizce küçümsediğimde (ki bu bende çoğunlukla acımanın bir türevidir) nasıl gülümsediğimi çok biliyorum. Bu yüzden bu konuda eminim. Ona verdiğim bu şansı kullanmayıp tüm ilgisini bana ve “para üstü”me yoğunlaştırınca çok sıcak gülümseyip parayı cebime koydum, bahşiş vermedim yelloza!(*12) Ben eskiden garsonluk yapmıştım.(*6.ii)
-haymatlos
9 Ocak 2013,
Yıldız, Kiler-i Hümayun
*1 Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesinde ders esnasında amfideki sırada farkedilmiştir. (2010)
*2 Bu kentte ıslak hamburger gereksizce nişasta kokmaz.
*3 Bu kentte sarı dolmuş ve minibüs farklı şeylerdir.
*4 Müesser Sultan, (Sık sık) Bir kaynakça gibi belirtilmeyi hakeder zira yalnız o söyler.
*5 Şapkalı -e harfi ağız yayılarak ve ilk iki kelime birleştirilip afrika bantu dillerinden bir ritimle okunmalı. Bitirici vuruş son kelimede. Sesi bi tık yükseltip -n harfini bir anda kesersek Bênımbu-Son Abi’nin telaffuzunun kusursuz imitasyonu olur. (2013)
*6.i ve *6.ii: Gerektiğinde Cv ve referans verilir.
*7 Kurban olduğum mevlam! Yaratıyorsun, bari sahip çık!
*8 Kendisine kötü davranan birinden intikam amaçlı veya daha da kötüsü ona hayranlık kaynaklı cinsel ilişki fikrini zikreden insanın ne menem iğrenç olduğunu çözeceğim günü bekliyorum sabırla (çiş yapmaktan fazlasına yaradığını anladığım günden beri)
*9 Y. Gürkan Bor & D. Kargılı (2012)
*10 Ona laf giydireceğim kısmı onun kalemiyle yazamazdım. Delikanlılık ölmedi.
Kasımpaşa çocuğuyuz! (1986)
*11 Sikermisin, sabaha mı bırakırsın?!? tövbe estafurullah!!
*12 http://www.youtube.com/watch?v=FhehPRPmXDk
Çölün hikayesi bu. Üzerine dikilmiş binaların, onu kent yapmaya yetmediği çölün, ve giyinilen rollerin hayvanlıklarını örtemediği insanlarının.
Bu, topraklarında yalnızca devlet dairesi yetişen çölün hikayesidir. Denizsiz, tatsız, lezzetsiz, heycansız ama türlü korkuları her zaman cebe koyan, bütün bunlara rağmen içinde nasıl yaşandığı bir türlü çözülemeyen; ki zaten pek de yaşanamayan çölün hikayesidir. Beterin beteri de ‘herkesin kendi şahsi çölünde*’ olması halinde tezahür eder.
Yüklü miktarda vergi öder bu çölün insanları, çölden de kuru tütünü çekerken içlerine. Sapa ve kurak olduğundan fazla kuru ve karasaldır meterolojik durumlar. Günlük devalüasyonlara gebedir, sabah, öğlen ve akşam birbirinden beşbenzemez havası. Güneş görünür bazı, pek ısıtmayan. Güneş gidince karanlıktan süratli ayaz çöker kemiklere zarar. Beton renklerine eşlik eder, basen kristalizasyonu günleri çölün. Ya çok fazla sıcaktır, ya da çok daha fazla soğuk. Soyadı muhakkak Godot olan bir adam tarafından işletildiği kesin olan toplu taşım hatlarında sabır kanseri olanlar bilir çölün soğuğunun ne’menemliği; ki bu çölde nem yalnızca çok alakasız bir kelime içindeki üç harf olarak tespit edilebilir. Sokakları denize çıkmasa da, görücü usulü bir kabullenmeyle sevenleri olsa da bu durumların, sokakların hiçbirinin, hiçbir zaman boğaza varmayacağını bilenler için her yüzleşme, soğukla ve betonla yapılan, bir tokattır, çölün, ayazının tersiyle vurduğu. Bu yüzden bu çöldeki insanların önemli bir çoğunluğu çayyaştır; içinde hayal kırıklıkları söndürülecek bardaklara sponsor. Yahut daha bile kısaca: Bu çölde yazlar sıcak ve sıkıcı, kışlarsa soğuk ve alaycı geçer.
İnsanlar vardır burada, pek çok çölden çok daha fazla popülatif anlamda (yalnızca). Burada insanlar grupsal olarak kabaca beşe ayrılır: Çocuklar, sarhoşlar, şanssızlar, tutunamayanlar ve senmemursunmemurkal’lar.
Çocuklar için zaten her şey çok geçtir. Onlar bir kere hakikaten çocuk olabildilerse şayet, artık bu çölün bir gün onlara reel yaşamın ne denli boktan olduğunu her adımda kanıtlayacağı kesindir.
Sarhoşlar için yapacak fazla bir şey yoktur, tekrar sarhoş olmak dışında. En dehidre şiirler onların aklından geçer; çoğu yazılmadan unutulur uyanmakla tekel bayii arasında bir yerde. Üzgündürler genellikle. Bir köşede durup, birilerinin onların derdini sormalarını aslında çok isterler; kimse sormaya gelmeyince de vazgeçerler. Çok susarlar, daha bile çok konuşurlar. Hiç eğlenmeden eğlendirmek onların işidir. Dilbazdırlar, bir kamuflaj öğesi olarak şendirler; dertleri sorulmaz, sorulsa da zaten kimse hakikaten dinlemeye uğraşmaz. Aç kalırlar gerekirse ama açıkta bırakmazlar karaciğerlerini. Karaciğerim vur kadehlere, hadi içelim, içelim her gece güfteli yaşamlar sürerler, yaşam sürmeleri sadece lafın gelişidir. Kafalarında ama, her zaman bir şarkı vardır çalan. Her zaman. Sarhoşlar, bu çölün ‘içinde her yerde deniz var’ sözüne biat edenleridir. Deniz bazen kül gibi bir sabah seyri, bazen sessiz bir kız, bazen kayıp bir sandala binip bir daha asla geri gelmeyecek olandır. Ki deniz her zaman birincil anlamında değildir, ama deniz her anlamı, kıyısına uzanıp kokusunu içine çekerek uyumak; tuzunu, dalgasını, meltemini özlemek, yutup boğar mı, savurup karaya atar mı diye düşünmeden kendini onun akışına bırakmak olandır.
Şanssızlar, çölün en şanssızlarıdır. Onlar yaşamlarını talih, tesadüf, birden olan güzel bir hadise ve milli piyanyo gibi olgulardan soyut yürüyenlerdir. Başlarına dost meclislerinde heyecanla anlatılacak hikayeler gelmez. Bilakis kafalarında kurdukları öykülerdir genellikle yaşıyor oldukları. Hep, köşe başının kör noktası bir vakitten, bir beklenmedik tanışma anı umarlar ama gelen hep aynıdır. Gelen, gelmeyendir. Merak uyandıran bir şeydir bu onların kalbinde, bu kadar çok gelmeyen varken bu kadar çok giden olması.
En acıksızlarıdır çölün, senmemursunmemurkal’ları. Onlar hiçbir zaman çocuk olmamış, olamamışlardır. Fatura öderler, yere bakarak yürürler, küskündürler, sosyo-ekonomik katmanların en betonarmesine sıkışmıştırlar, para biriktirirler her ay biraz daha borca batmak riskine selam çakarak, bari çocuklarımız diye; bari çocukları birazcık çocukluk yaşayabilsinler diye. Asla hayır görmedikleri sendikalara üyedirler, asla tapu yüzü göstermeyeceklerini bildikleri kooparatiflere yine de, inatla, binbir umut, bir son atımlık barut, güvenirler. Her sabah muntazam biçimde mesai ederler, saçlarını kırlayan devlet bekasının dairelerinde. Sokakları onlara dar eden, artık o dönemin entelijansiyası her kimse sanılan burjuvantik kimselerin bahşiş olarak bıraktığı miktar umudu her on yılda bir borsada kaybederler. Yine de daha fazla üzülmezler; onlar üzgün olmuşlardır zaten her daim. Tek kale maçlarda oğullarından bilerek gol yemek bir yana dursun, onlar için gerekirse değil ağız kokusu, rektal tuşeye katlananlardır. Küçük, küçücük hayalleri vardır kendileri için. Belki bir ev, henüz içine edilmemiş bir sahil kasabasında. Belki ve umarım’ın, bismillah ve inşallah temennilerinin en yakıştığı insanlardır onlar. Acıksızdırlar, çünkü kabul etmişlerdir başlarına gelmeyecek her şeyi. Onları ömrü, çölden ufak bir vaha kalsın diye sonradan geleceklere, ipotek edilmiştir.
Tutunamayanları meşhurdur çölün. Her yerde rastlanabilir onlardan, sokaklarda amaçsızca yürüyen, cepleri onulmaz hatırlarla dolu olanlardan. Tutunamayanlar, bir dönem yahut halen sarhoşluğu icra edenlerdir. Tutunamayanlar, şansızlıklarını kabul edenlerdir. Tutanamayanlar, her zaman çocuk kalacak olanlardır. Tutunamayanlar, memur bile olamayanlardır. En çok onlar susar, en çok onlar beton döker kendilerine. Kimi kimsesi yer yer olup, olan olmayan bütün hikayeleri anonim makamından okunanlardır. Bazıları beceriksizlikten, ama önemli bir çoğunluğu çölün insani iklimine uyamamaktan bu haldedir. Çok istekli biçimde bağlanmış bir dilek kurdelesi, ağaçsız bir çölde ne kadar savrulabilirse o kadar tutamayanlardır onlar.
Burada insanlar grupsal olarak kabaca beşe ayrılır. Bu çölde insanlar kalbi olarak her zaman ve her durumda ikiye ayrılır.
Aşk mevzu da, şeklen kent olan bir çölde nasıl yaşanabilecekse öyle yaşanır burada. Mecnun’un ve Leyla’nın ağız yetmez götle güleceği bir sunilikle edilen devasa sevda yeminleri olarak çoğunlukla. İçinde griden gayri renk olmayan bir toprakta unutulmuştur aşkın adına yakışır siyah beyazlıklar. Zira, aşk siyah ya da beyazdır. Aşk yalnıza siyahtır ya da yalnızca beyazdır.
Aşk ancak siyahtır. Kapkara bir sevdadır. Gece ve gündüzü kör edecek kadar. Her günahı affedecek kadar kör, her hatayı unutacak kadar kararlı ve diğer bütün güzellikleri reddecek kadar inançlı. Öylesine bir siyahtır ki geceyi aydınlatır. Öyle siyahtır ki sevene sevdiğinden başka kimseyi göstermez. Aşk siyahtır, inattır, kör kuytularda olmaktır. Aşk, kapkara bir sevdadır.
Aşk ancak beyazdır. Ölüm kadar soğuk bir nefret. Ancak katıksız bir kinin alabileceği kadar beyaz, ateşin en sıcak hali gibi. Aşk, sevdiğinden öldürmeye yetecek kadar nefret edebilecek raddede beyazdır. Bütün sesleri susturacak kadar gürültülü bir sessizlik. Her yeni geceye yeni ve kelimelerin kanla yazılacağı sayfalarla başlatacak, bembeyaz. Ufuğu olmayan bir buz çölü gibi. Sessiz, öfkeli ve gururlu. Aşk, beyazken, seven sevilenden başkasını görmez, sevilenden başka her şeyi görürken. Aşk, öldüresiye bir nefret kadar beyaz.
Ve eğer bir aşk siyah ya da beyaz değilse artık o aşk olamayacaktır. Gurur mübadelesi, ego mücadelesi ve ya esas derdi aşkın kendisi olmayan herhangi bir insanlık hikayesi. Gri olamaz bir aşk. Süremez hem nefret hem sevda. Haklılığın da mutluluğun da salt aşkın içinde esamesi yoktur. Aşk, aşktan ötürü ve aşktan ziyadedir.
Aşk siyah ya da beyazdır. Bunun dışında adına aşk denilme ayıbı edilmiş diğer her şey ise yalnızca birbirinden lacivert. Ki buradaki pek çok aşklanmaya geliş hikayesi nihayetinde çölden bile gri bir idüğü meçhullük haline varır.
Soyadı muhakkak Godot olan bir adam tarafından işletildiği kesin olan toplu taşım hatlarında, ki nasıl bir aymazlıksa kısaltması EGO’dur, seyredilir çölün birbirinden sıkıcı sahneleri. Aklın tahayyül edebileceği en iğrenç billboard reklamcılığı, her şeyden vazgeçmiş insanları, sokak köpekleri, ideolojik yaklaşımı gereği delik deşik yolları sekülerliğe zeval gelmesin diye sineye çekilmiş semtleri, içinde yaşarken zamanın bir türlü tükenmediği bu yerin aslında göt kadar olması. Her şey ama her şey bir yana, binlerce dalı olan insan kültürü ağacı içinde, entik müziği ŞU olan bir yer olduğu gerçeği.
Olamayan durumların, bir daha asla gelmeyecekleri beklemenin, her janradan hüzünlerin, isimlerini arayan insanların, doksan yıldır kimliğini bulamamış cumhuriyetin, dünyanın en güzel arabistanının başkentidir bu çöl. Burada bir şeylerin rağmen güzel olması yeterli değildir ki, göt altına gittik aslında ama her şey fıstık gibi diyerek yaşar; çoğunlukla gün tüketir toplu taşımın her saatte mutsuz kalabalıkları.
İsmi, imgesi çoktur buranın. Betonkent, Memurken, Grikent. Yalnızca şeklen kent, nedense resmen başkent!
Bu, burada olmak zorunda olanların okumadan geçmek isteyeceği bir önsüzdür, Mezopotamya’nın en sıkıcı yeri hakkında.
Gökçekgrad’a hiçbirimiz hoşgelmedik.
-Deniz
“Diyorum, bir şeye karşı koymaktır günümüzde aşk;
Birleşip salıverelim iki tek gölgeyi.”
-Edip Cansever
Nefesim yetseydi şair olurdum bu gece. Şehrin sokaklarının bütün insan yalanlarından bir süre de olsa ak’landığı, ufuklar dolusu yalnızlığın suret kanattığı, beton gibi yangınların içimi damarladığı, mesut aşıkların bunların hiçbirini umursamadığı bu gecede.
Şairin kanı, dedi şair. Kar yağıyor, kan yağıyor çünkü gökten bu gece.
Bir umuttur kar yağışı, henüz yaşanmamış olanları güfteleyen; oysa artık umutlar bile kurumuş dereleri andırıyor. Bakıyorum dışarı, ayak izlerinden arınan sokaklara, bembeyaz bir tablo gibi duran sevinmeye sebep kara. Mutlu oluyorum biraz. Umutlanıyorum bile her şeye rağmen makamından, bir an bile olsa. Sonra hatırlıyorum; geçiyor. Aklıma artık hakkında öykülenemeyecek şarkılar geliyor, birbirlerine iyi ki varsın’lı kelamlar vandallayan sevgililere mecburen miras bıraktığım. Hatırlıyorum, olduğundan haberdar olmadıklarımı. Kombi sıcaklığında yazılan anılarını başkalarının. Hatırlıyorum, artık olmayanı. Hatırlıyorum, ve kardan geriye kör eden bir soğuk kalıyor; üşütmeyen, öldüren soğuğa eşlik.
Kustu nefretini, ‘bitti’, dedi kadın. Kar yağıyor, kan yağıyor bu yüzden gökten bu gece.
Unutmak kolaydır aslında; hatırlamak olmasa. Bir sesi, bir seviyi, hepsinden çok da ölmüş ve bitmişleri. Bir sevmekten, başka bir sevmeye süratle geçen insanlara takılıyor sözüm. Bir aşkı, bir diğeriyle yıkayanlara; duvarları asla anı tutmayanlara. Sessiz sessiz, kesin bıçak, düşünüyorum hakkında ağıtlar yakılmaya gerek görülmemiş aşklarımı. Defterlerimi okuyorum bazı bazı. Olmayanların olmuşlarını hatırlıyorum. Nasıl da içten, nasıl da bitmezce tükenmezce, nasıl da bir çığ, bir sel, bir çağlayan, adeta göklerden karlar yağdıran, en kalbi duygularla ne kadar da çok, sevilmemişliğimi.
‘Kalbim mengenelerde, yitip gitsem neye çare’, diyor adam. Çünkü kar değil, kan yağıyor bu gece.
Kim ne derse desin, mutlu sevdiceklerin değil gömleğine söz bulaşmış yalnız çaresizlerindir kış. Kış hakkıyla o adamlar tarafından sevilir; ve o adamlar kışın sever, onları hiç sevmeyenleri. Elleri ceplerinde gezer onlar. Ellerine okunup bir kenara fırlatılmış sözlerinin yara izleri miras kalmıştır çünkü. ‘Kirlidir’ o adamların elleri. Gökten yağan kış kadar beyaz; soğunun acısı kadar gerçek. Kar, kanaat getirilip başlanmış öykülerin değil, hatıralara hüsran sevmelerin mevsimidir zira.
Deniz de öldü sonra, dedi şair. Kar yağıyor, kan yağıyor gökten bu gece.
Vebali yalnızca geride kalanların sözleridir gidişlerde. Ayağı yere basan, sağlam ve tutarlı sebeplerle atılan adımların sahiplerinin izlerini siliyor diye en çok, güzel gökten kar namelenmesi geceye. Kara bakıyorum kara kara. Bu gecenin sabahı uyanmak öykülemeye sebep olacak, diye mesela diyorum. Gülümsüyorum. Sonra hatırlıyorum; geçiyor.
-Deniz
05:43
“Ben yandım/Kalbim kül oldu/Eski bir kütüphane yangınında.*”
Giriş
Yıldönümü bugün, delirme mevsimleri başlangıcının. O kadar çok şey oldu, o kadar çok uyunamadı ki bir sene beş mevsim boyunca, yazmaya ciğer yetmez. Öğrenildi basamak basamak hayatın riyakarlığı. Uzun, çok uzun içmelere sebep, tatbik edildi insanın ahlaksızlığı, aşağılık olduğu hakikatı. Dostlar edinildi bazı bazı, ve sayısız hasım. Bir yol arkadaşı iliklensin diye dilekler tutuldu denizlere, dağlara, çoğunlukla insanlara. Kimi zaman oldu, vira sevmek denildi; çocuksu umutlar baki kalmış sayılsın diye. Ve reddiyeler yaşandı. Kısa ve keskin türden. Bir de bakıldı ki tedavülden geçilmiş, nam-ı değersiz kalınmıştı. Ne etsek, neyi eylemeye meyillensek olmadı, oldurulamadı. Bazen eski çamlar bardak, bazen hiç tanışılmamışlar düşman oldu. Karaciğere zarar, hüsrana yeksan günler geçildi; safi ülser ve hazan. Delirildi de bir ara. Üstelik kurumların belgeleyeceği kadar. Bir zamanların alkışperver dilbazı, çok fazla konuşan ve çok daha fazlasını susan bir yitik adamdı artık. Bu suretle hiçbir şeye cüret edilmemesi gerektiği öğretildi; ağır yenilgilerle. Her gün, artık bundan da kötüsü olamaz, denildiği yerde mevsimlerin daha fenası, daha ağrıyanıyla hemhal edildi bünye. İşe güce karışıldı bir ara, yüz göz söz içinde kaldı. Ticari yazarlık, daimi hükümsüzlük, sosyal kum torbalığı gibi türlü mesleklerin ardından kürkçü dükkanına dönüldü, ceplerde türlü umutlarla. Ve fakat durmuyordu faylar, durdurulamıyordu delirgen zamanlar. Yine de ne yapıldıysa, içinde iyi niyet eksik edilmedi. Bu, bazen anlaşıldı; çoğu zaman farkına bile varılmadı. Velhasıl-ı kelam herbiri bir diğerinden soğuk beş mevsim, galonlarca alkol, sayısız malubiyet, birkaç fiyakalı deli raporu, çok fazla sıkılmak ve iki adet mide kanaması sonunda bir tam yıl geride bırakıldı. ‘İnsan aşağılıktır’**, demişti vaktiyle çok sakallı bir Rus Fyodor’u. Ki bu, hiç de nazik bir şekilde öğrenilmeyecekti. Bir tam yıl öğrenerek geçti, hiçkimseye güvenilmemesi gerektiğini. Canı erkenden yanmış arkadaşlar salık verdi çay bardaklarında akciğer kanseri başlangıcı söndürürken: büyümek aşağı yukarı böyle bir şeydi. Oysa biz büyürken vicdanın önemi anlatılmış her bir yaşta. Biz büyürken insana kıymet vermenin, hissetmenin, ne pahasına olursa olsun sevmelerin güzelliği çalınmıştı benliğimize. Biz büyürken hiç kimse bize orospu çocukluğunu öğretmemişti. Bir vakitler kaleme gelen birkaç satır hatırlandı, günsüz başlamış gecelerin bir diğerinde.
Büyümek saatlerde olur. Yıllar ve mevsimler yalnızca o bazı önemli saatleri içeriyor diye. Acıdır ya, büyümek canı acıtanla ilgili değildir. Büyümek hatalarla olur. Birkaç saat ve birkaç hata. Sonra adına geçen yıllar denir. Oysa zaman göreceli. Ben inanıyorum, ama Tanrı bana inanmıyor demek ki. Hatalar hep çok geç olmadan hemen önce yapılmış gibi gelir ya, anlar da göreceli. Ama hataların hepsi hata olduktan, çok geç olduktan sonra anlaşılır. Hepsi hayatı dolduran birkaç saat diye. Yalnızca solosu hatırlanan şarkılar gibi. Binlerce tanıdık yüz arasından yalnızca birini özlemek gibi. O bir tek yüzün yalnızca biri gelip canını umursamazca yakınca haksız olduğunu düşünecek bir ruha ev sahibi olması gibi. Kadınları seven bir dürüst üzülmeye mahkumdur. Ve bazen öyle hatalar yapılmış sayılır ki, o bir tek kadının günün birinde gerçekten canı yanınca senin değerini anlayacağını düşünürsün. Daha da kötüsü bunu umarsın. Bazı saatler çok uzun olur çünkü. O kadar yalnız ve uzundur ki saatler, artık en kötüsünden bile kötüsü vardır. Saatler anlamsızlaşır. Yaşamak sırf hala nefes alınabiliyor diye olur. Bazen, bazı saatlerde bir bakarsın. Bütün o sözler laf olsun diye de değil, sahici ve santıcan saatlerde yazılmıştır. Bazen yazılmış bütün o acıklı sözlerin ağırlığını bir tek sen taşıyormuşsun gibi gelir. Bazen umut süzülür saatine ama hiçbir umut, hiçbir zaman, hiçbir haksızı geri getirmez.
Aralık 2011
Hadise her zaman böyle değildi elbet. Bir vakit, daha henüz her şeye masum ve iyi niyetliyken, bir kadın olmuştu, yağmur gibi, seller öyküleyecek. Bir kadın, ama ne kadın; afet-i devran, saçının renginin sahte olmaması insanın evrimine bir küfür. Ve o bir kadın olacaktı, beni bütün rüyalardan uyandıran. O bir kadın olacaktı, hikayeme felaketlerin en kallavisini yazan. Bir felaket, ama ne felaket; bir afet ki devir devran depremleyen. Bir uyanış olacaktı devamında; ve bir daha asla gerçekten uyunamayacaktı. Ya korkudan, ya hazandan. Her şey, insana ve adaletsizliğe dair her şey gözün seyir defterine ızdırap ışıklarla yanacaktı akla. O kadınla beraber öğrenilmeye başlanacaktı, insanın aşağılıklığı, umursamazlığı ve vurdumduymazlığı. Daha da fenası, o kadın kendisinden önceki ve kuşkusuz sonraki bütün kadınların, kendisinin madden ve manen çirkinlemesi olduğunu okutacaktı; bir kişi hariç. I. Olmadı Devri, II. Olmadı Devri, III. Olmadı Devri.. Her ne olduysa o kadınla ve ondan sonra oldu. Rüya bozumları, hiçbir yere varmayan yollar, yenilişler, yenilenemeyişler, hüzünler ve çok alkolle öğrenilen insani haysiyetsizlik gerçekleri. Falanlar ve filanları.
İçimde bir sayaç var, o zamandan ve o kadından beri ileri doğru sayan: IV. Olmadı Devri, V., VI., VII..
Düşüldü, düşürüldü, düşündürüldü, düş eylendirildi; bir şekilde kalktık, her defasında. Yaralar ve izleri baki kaldı. Ama kalktık. Yiğit düştüğü yerden kalkardı** çünkü.
Ve sonra bir sabah! Uyanıldı en sonunda bitmez uykudan. Fırtınalar yorgunu deniz, durulmaya karar vermişti. Onca kavgadan ve anlaşılamamaktan sonra dem bu demdi, zaman gülümsemeye yürüyordu. Ta ki, bir geçen haftaya kadar. Buraya kadar olanlar son bir haftaya kadar olanlardı; bu defa bardak gerçekten taştı.
Geçen hafta. Bir adam, bir kadının, adamın kendisine aşık olduğu sanrısından hareketle afaroz edildi. Aynı kadın bir başka adamı aşkını haykırdı ve reddedildi. Reddeden adamın hayatında fazla bir şey değişmedi; reddedilen kadınsa en kara renklerini giyindi. O esnada diğer bir adam, diğer bir kadına aşkını ilan etti. Diğer bir kadın murada ermenin derdindeydi, kişilerden bağımsız. Kerevet aşkını ilan adama tahsis edildi. Tüm bunlar olurken, az önce anlatılan uzun yolu tüketmiş olan ilk adam, bütün bir yılın ardından, daha hala öğreneceği şey kaldığını fark etti. Artık hiç kimse masum değildi. İşte bu yüzden o adam buraya kadarları ve devamını yazdı.
Gelişme
Sabahtı. Uykusuzdum ama yorgun değil. Argın ama tükenmiş değil, henüz. Yaşamayı kolaylaştıran küçük hilelerim vardı; şu bitmek bitmez lafbazlıklar. Eskimekten geçmiş, eskilerden pek geçememiştim. Halen daha çetelenin her satırı hatırdaydı, taşa kazınmış yazılar gibi. Tüm bunları, haliyle, umursamadan doğmuş gün ışıklarının bile gölgeleyemediği her türden ve her tarihten anılar vardı iç ceplerinde aklımın. Açıp göstermedikçe dışarıdan pek fark edilmeyen ama içten içe, ve muhakkak karaciğere doğru, bastıran. Sırf leşlik belli etmiyor diye siroza selam çakan ciğerlerden, küllük olmuş kalp sancılarına selam eden hatıralar. Yine de her nedense mutluydum ben o sabahtı zamanında yeni yenilgileri yazdıracak haftanın. Bu haftanın, öylesine parlak bir güne uyanan bu sabahında. Onulamamış adamlardandım aslında. Hani şu bir türlü nasıl yaşanılırı bir türlü çözememiş adamlardan. Hani hep geride kalanların en iyisi olan ama yine hiçbir kategorinin yakışıklısı olamayan 20’li yaşlılardan. ’Kalan salaklar bizimdir’ diyen gençliği transit geçmiş, içi menapoz, dışı makyajantre kızlardan sille tokat hatıraları olanlardan. Yaşlanmayı yıllanmak kadar güzel yaşamak varken, takvimlere ve aynalara küfretmekten nefes bile alamayanlardan. Bir zamanlar algıları her şeye açıkken, artık rağmenliklere galip gelemeyen, zihnine beton dökülmüş potansiyel yazarlardan. Hep, aslında çalışsa yapardan hallice kalmış ama ne yapabilmiş ne de çalışabilmiş ömür harcarganlarından. Kitap okumak lazımdır öğretisine biat etmiş, ama neden ve nasıl okunacağını hiç bilememiş, hülasa yüzlerce sayfayı bir bok anlamadan tüketmiş insancıklardan. ‘Bu pazartesi kesin’ yalanı artık Pazartesi’nin kendisi tarafından bile sıkıcı bulunan, iradesizlik kıdemdarlarından. Türlü kalıp sözleri çok fazla kullanmaktan artık başka hiçbir türlü dert anlatamayanlardan. Aşka kıymet vermek kadar hakiki bir sanatı, başına gelmiş kimi orospu çocukları yüzünden rasyonel ve bilinçli ilişkicilik zanaatine çevirmek zorunda kalmış şanssızlardan. Tutunamayanlardan. Hülasa bütün zoraki büyümelere inat hala hayal kurabilen çocuklardan.
Artık kutlamaya değer görmediğim herhangi bir doğum gününün ertesiydi o sabah; bu sabah. Sabah umutluydum. Çay içmeyi sevmeyi dahi sevebilecek kadar. Sevmeyi en baştan yeniden öğrenebileceğime inanacak kadar. Korkuyordum olabileceklerden ama korktuğum değildi yel değirmenlerinin büyüklüğü. Biliyordum çünkü, zaman değişmişti. Artık körlemesine, aşkcı-toplumcu saldırılacak değirmenler büyük değil yavşaktı. Bir durak gölgesine bıraktım bir sabahlık olsun tüm hatıraları. Tüm başarısız muhabbetlerini, lüzumsuz şaka teşebbüslerini, kendimle didişmeleri, tamamıyla küs olduğum eski sevgilileri. Yol vardı çünkü önümde ve yol yürümeyi öğütlüyordu kulağıma, gülümsemek namına. İçimde hala Sivas yangınları tütüyor olsa da.
Ve başladım ben, yürümeye. Bir de baktım ki yine başta değil, tek başımaydım. Aklımda aslında konusu bu olmayan bir şiirin ıslığı:
diyorum işte bu sefer oğlum
işte bu sefer
olacak olmakta olan
yanacak yanmakta olan
yok çare akacak akmakta olan, düşecek..
ama hala çok güzel
hakkında konuşmak senin
düşünmek seni en ayıp kılıklarda
en düşmüş saatlerde
hala güzel
hakkında konuşmak senin..****
Çünkü büyümemiştik hala, çok şükürler olsundu ki. Çünkü hala varlığının sahiliğinden şüphe etmediğimiz insanlar vardı; onlardı ayakta tutanlar bütün fırtına eken rüzgarlar arasında. Bir kişi hariç diyebiliyorduk çünkü halen daha; Mart’ların bir tanesine hakkında şu satırların yazıldığı:
Gözlerinden belirsizliğin korkuları süzülen bir kız gördüm. Buğuperver camların ardından, daha az çelişkili, çok daha korunaklı ve korkulardan ıraklanmaya isterik, hallere öykünürken. Hikayelerini anlatacaktı. Umutlarını medetlere gömecekti. Belliydi.
Bariziyeti, bekaretini kaybetme hikayesini asla anlatamayacak halinden belliydi, umutkar ve bir o kadar da ‘yeterince’ anlatmaya meyilli hali.Sesi titrerdi, farkında değildi belki. Aidiyete dair büyük düşleri vardı; kocaman düşüşlerinden miras artığı. Konuşacaktı ama. Anlatacaktı şüphesiz. Çoğu cümlesini, üşenmekten değil de, korkutulduklar holding sponsorluğunda “falan filan” diye bitirecekti. Belki de dağlarına kaçmak gibi hayalleri vardı, aklının anılarını gömmekle yükümlü kaldığı çoğrafyaların. Belli ki onun da bitmemişlikleri kalmıştı yeşilliklerinde çirkinliklerinin insanların, bazısının ve bazısının.
Diyebiliyor-duk; di’li geçmiş olsunmuş meğer aslında. Hayat, heyhat! Yine çekecekti bıçağı ve saplamaktan çekinmeyecekti anların en zayıfında. Hala açıklarımız vardı, hala güvendiklerimiz vardı.
Birine anlatmak kendini az buz mesele değildir. Tanışıklık ister, anlayış ister, güven ve hürmet ister. Çünkü birine anlatmak kendini, onun karşısına geçip bir solukta, işte bak bunlar benim anılarım, acılarım, korkularım, umutlarım, unutamadıklarım, yaptıklarım, yapamadıklarım, düşlerim, düşüşlerim, sevinçlerim, güzelliklerim, çirkinliklerim, zayıflıklarım, hatalarım, başarılarım, neredeyse çeyrek asırdır biriken ne ise, ben ne neysem işte, demektir. Defolarını anlatması kolay değildir insanın. Birini çekip yanına, aslında mazbutum; bakma sen dışarıdan puştun pezevengin teki durduğuma, derdim seninle değil kendime dair olanla diyebilmek. Güven ve hürmet ister. Karşındakinin seni yargılamadan dinleyeceğine, içinde hakiki bir acı varsa şayet bunu anlayacağına ve günün birinde seni sırtından bıçaklamak için sebep olarak kullanmayacağına güvenmek. Seni bir şey, bir istek, bir arzu olarak değil insan olarak göreceğine hürmet etmek. Zira muhtemelen sen aynısını yapıyorsundur. Dinliyor, emek veriyor, kendi derdinden dahi öte de görüp yardımcı olmaya çalışıyorsundur. Ve yanılırsın bazen, ne yazıktır ki. Bir hiç uğruna bile değil, iyi olmayan niyetlerle dinlenmişsindir; sevişmekle sikişmek arasındaki farkı çok iyi bildiğini varsaydığın biri tarafından.
Benim de başıma gelen bunun çok ırağında olmayan bir hadiseymiş, meğerse. Ben desibel desibel, ‘Bak, ben hastayım. İyi değilim gerçekten de. Sana keder getiririm, sıkıntı olurum. N’olur anla derdimi, seni kendime maruz bırakamam (zira sen derdi, dertlenmeyi hak etmeyecek kadar kıymetlisin nazarımda’, lafının söylenmemiş parantez içinin anlaşıldığını sanmıştım. Yanılmışım ama anlaşılmadığı için değil; bilinse de umursanmazmış, meğerse. Elini tuttuğum elin sıcağına kanmak içsel bir rahatsızlığımdır. Doğasıya yaşamak***** da. Yapılan ve yapılmayan her şeyin listesinin tutulduğunun farkına varamamak da. En nihayetinde, herkesin bir ‘aman, nasılsa cebimde’ eşiğinin olduğunu bilememek de. Hepsinden öte ve ziyade olarak da, derdini anlattığında, derdinin varlığını tamamen es geçip yalnızca fiilere bakılması diye yavşak bir gerçeğin olduğu hala öğrenememiş olmak da.
En anason kokanından ontolojik bir sorunum vardı benim. O güne kadar yaka faça gelinmiş bir ömür: evveli muğlak, başarılarının tamamı soyut, insandan ve insaniyetsizliğinden içine bıçaklar doğranmış bir müddet. Geleceğe dair korkulara çam ağacı dikmeye dair bir ihtimalin elden gün be gün kayıp gittiği gerçeği; hem de en yeşilçamından. Ki iyisi mi, ben şu hadiseyi anlatayım.
Ben ömrü hayatım boyunca hiç hikaye yazmadım. Zaten ne hayalperverliğime güvenirim, ne de başımdan sıfatına kurgusal demeye değerler geçti. Bu, birazdan arz-ı paragraf edecek lafların da, tamamı başımdan geçen gerçek gerçekleşmişler olmasına karşın hikaye yahut anı teşkil edip etmediğini düşünmeyi tamamen es geçilmiş olarak yazdığına dikkat dikizletirim. Birazdan okunacakların, ki okunmayacaklardır, tek gaye-i maksatı tarihe not düşülünmüş olunmalarıdır; yazılmış şeylerin tarihsel vasıflara hasıl olduğu varsayılarak.
Mutsuzdum. Lirik ve ancak şiirperver bir dille anlatılabilir, ancak gönlü bol adamların ceplerinde konyaklar ağladığı akşamlarda hissettiği türden, keskin, derinden, bir o denli de yaprak kıpırdamaz ancak fırtınalar estiren biçimden yaşadığı kadim mutsuzluklardan da değildi üstelik. Dümdüzayak mutsuzdum ben. Günlerden akşamdı; mübarek olduğuna biat. Korkuyordum. Yapamamaktan. Kendim olamamaktan çoğunlukla. Karşımda bir ufku belleyecek kocaman ve esasen mini tefek bir fırsat vardı. Hayatımda ilk defa deliliğim kıymet görüyor; arkadaş meclislerinde alkollülerin yanında çekilir olan gevezeliğim beğeniliyor ve bu durumlardan mütevellit oluşmuş, gediklerimi nakte çevirebilme ihtimali beni kısım kısım heyecanlandırıyordu. Yaz, denmişti bana. Yaz. Ve hatta oyna. Ve daha da hatta, bu yazıp oynadıkların çok uluslararası iştirak makyajlı bir esasen sadece ulusal olan kanalda yayınlansın, hem de anaakım saatlere pek yakın gece dilimlerinde. Buydu; dem bu demdi işte ayan beyan. Basacaktım adımımı mühür gibi; çıkacaktım yola, devamı da hayrola tadında. Ankara’da, dört duvardan bir tavandan ibaret geçmiş delirgenlik mevsimlerinin ardından, tam da artık bitti bu dava ki neticesi senden adam olmaz iken, buydu işte, arayıp da bulamadığım şans. Yazacaktım; yani en iyi, bilmeden eylediğimi varsaydığım işi yapacak, üzerine oynayacak, öğrenci miktar cukka dolduracak, kısmen meşhur olacak, resmen kurtulacaktım. Ummaya çekinerek, içten içe hayaline kapıldığım şeydi, deminden beri resmettiğim hadise. Ama korkudan içim kıyılıyordu. Pazartesi belki de hayatım değişecek ihtimali beni zihinden sarmallıyordu; ben bırakılsın üretgen olmayı saçmalayamıyordum bile.
Süratle halledilmesi gereken bir ispat yükümlülüğüydü. Yanısıra bunların, hiç tanışılmamış, ama her nasılsa gözünde düşman bellenmiş insanlarla helalleşilmesi, belki de en sonunda tanışılabilinmesi. Bir Werther ne kadar manen sıkıntıyı yüklenebilirseye epey yakın yani. Ki, bu dertlerin kalan yarısı değildi.
Ve tüm bunları bilen birkaç insandan biriydi, hikayenin (artık) anonim öznesi. Anlatıyordum derdimi, saatlerce. Esasında tüm bu dertliliğimle, deliliğimle karanlıklar kirletemem bir başkasının hikayesinde esnasında akıllıca-aptalca çok fazla cümle yuttum, aslında pek çoğu boğazıma takıldı. Çünkü, sanıyordum ki, karşımdaki insan da benim gibi yazmak nedir bilen biri. Yazarmış gibi yapmanın yolları ne çokmuş meğerse, hele yaşar-mış gibi yapanlar için. Söylemek isteyip söyleyemediklerim biriktikçe, suskunluğum da büyüdü. Belki ancak suskunluklarla dolu bir yazı anlatabilirdi beni, benim gerçekte ne hissettiğimi. Yani bu nevi, kendi vicdanına münhasır açık mektuptur; çok daha açığı içinde bir yerlere gömülmüş.
Dertlerin kalan yarısı, şu hikaye boyunca altı defalarca çizilmiş olan insani aşağılıklıktı. Bütün insanlığa dair inancımı yitirmek, kendi türümle bütün iştirakımı kesmek noktasına gelmek üzereyim. Son bir kale vardı, son bir umut. Bırakılsın bir köşeye bütün bir buket çiçek kadar ihtiraslar; ben dönüşü olmayan bir karanlığa koşaradım girmek üzereydim. Son umut, dertlerimin tamamını bilen biriydi. Yüzüne hüznü, diline yalanı, bedenine sıradanlığı yakıştıramadığım biri; kuşkusuz yeterinceden epey fazla kıymetli. Çünkü bir tek o biliyordu benim bildiğim gibi yalnızlığı, anlaşılamamayı, değer atfetmeyi, kelimelerin değerini, aşkın bilhassa oyuncak edilmemesi gerektiğini, ikili ilişkilerin sosyal kar marjı kuru üzerinden var edilemeyeceğini. Bildiği, ama benim bildiğini bilmediğim bir şey daha varmış oysa. Yalan. Ve bir o kadar da, pratik faydacılık. Ancak hepsinden öte, yalan. Gelir aklıma bir doğru sözü, iyi ki vardırlardan bir eski dostun. Demişti ki delirgenlik mevsimlerinin en kanlı yağışlı günlerinden birinde: “Bak oğlum. Şu hayatta, karın ve kız çocukların dahil, her kadının sana kazık atma ihtimali vardır. Bir tek annen hariç.”***** Bu vesileyle valide sultanın da bir kelamını anmak gerekir ancak: “Biz, sizler değer veriyorsunuz diye, değer değer veriyoruz onlara.” Affet anne. Biz esas çok yanlış insanlara çok fazla telefonlar ettik, kalpler açtık. Bilemedik ki her koyun kendi organından asılırmış ve tek dertleri yekpare kalmamakmış insanların olsa olsa.
Bin doz daha sorun sıkıntı, bin doz daha risk almaktı o sabah çıkmaya beygirlenen yol. Ama olsundu. Değerdi. Her şeyden önce eksikliğinden çok çekilmiş bir şey vardı ortada: Haysiyet. Şimdi düşünce ne kadar da ahmakça bir ironinin içinde debelenmekmiş; var olduğu sanılan değerler için cenk etmek. Bu ve tüm hikayelerin geçtiği yerde, burada, yok çünkü böylesi delikanlı hesaplar. Burası itin krallık kurduğu, insanın içinin kuruduğu, haysiyetin öldüğü yerdir. Burası iyi niyetli çocukların ya daimi hüsranlara uğradığı, ya düşüp, düşürülüp betonarme yetişkinlere dönüştüğü yer. Burada kitap okunmaz, konuşan dinlenmez ve akıllı olan pek sevilmez. Burada, ‘zamanın ruhu’ bunu gerektiriyor diye insana ve ahlaksızlığına dair isyanlar hiç sevilmez. Çünkü yüzyıl beride kalmıştır soysuzluğun karşısında donakalmak. Büyük yazarların, insana dair yaşadığı bütün travmalar, artık, yalnızca ve yalnızca geç fark etmektir, değişmeyeceği kesin görülen bu çirkinliği. Ve hiçkimse olan bitene, tüketilene o kadar şaşırmaz da zaten. Burada bütün insan ilişkileri, evet!, sosyal kar marjı kuru üzerinden kıymetlenir. Sevgililik makamı her zaman kazandırır. Üstelik burada herkes ne kadar da yek ve kendi ayakları üzerindelik hakkında övünür hayat yolunda, ve ama hiçkimse de cesaret edemez iki adım dahi atmaya yalnızken. Burası, masum hiçbir insanın kalmadığı yerdir.
O sabah daha olanın bitenin hiçbir kısmından haberim yoktu. Umutluydum. Yüzümde, yıldır izine rastlanmamış bir gülümseme. Aynı günün akşamıymış perdenin düşüp aslında olanın anlaşılacağı. Bir soğuk telefon konuşmasında döküldü etekteki vibratörler. Sözün, adaletin, haysiyetin umudun ve hakikatin son kalesi düşmüştü. Diğer uçtaki, sesine artık ‘birisinin olmak’ halinin özgüveni ile balans ayarı çekilmiş sesin sahibi bir sürü ama bir sürü gerekçe sıralıyordu durmadan. Kah kendini meşru sahalara çekebilme telaşıyla, kah ‘evet ulan seviyorum, sen de ne halin varsa gör’ diyebilecek durumu olmadığı için. Farkına varmadığı acı gerçek, derdini anlatan bir insanın görüp görebileceği en aşağılık durumlardan birinin yaşandığıydı. Her şeyin muhasebesi tutulmuştu, her şeyin. O kadar steril ve sıralı bir listeydi ki, olanın bitenin sebebi asla köşeye not düşülmemişti, meğerse. O kadar nizami olarak anlatıldı ki, anlatıcı kendi yaptığı hataları, çektirdiği acıları, anlamayışlarını unutuverdi. Ne güzel bir rahatlamaymış yeni bir limanın bembeyaz kağıttan halliceliği, meğerse. Anaç olmayan her kadının bir kötü gün dostu kamuflajlı son çaresi vardır. Masum bir çocuk daha, denilen insan da, masum değilse bile, hala çocuktu; bu da o an fark edildi. O an koptu pamuk ipliğinin son teli. Artık insanlar arasında yaşamaya dermanı kalmamış bir adam vardı telefonun başında. Onca deneme yanılma, borç, sıkıntı, gam, keder, acı ve dahi metreslik makamı bile görmüş o adam, o gün, o akşam, o telefonla beraber anladı gerçeği en sonunda: İnsan, insanlığı vandallıyandır. İnsan, aşağılıktır.
Bazı bazı gerçekten gerçekleştiği zaman içinde, ağır bir akışkanın yüzeye dağılması gibi anlaşılan anlar vardır. Bu, o anlardan biriydi. Artık dürüstlük kitaplarda kalmıştı, Vefa yalnızca bir semt ismiydi İstanbul’da, Samatya o bile değildi. Benim başta yeşillikler olmak üzere renkler içinde ormanlarda yürümeye layık gördüğüm insanın tek isteği kır düğünüydü! Anladım. Kimseye emanet edilmemesi gereken haller varmış. Anladım. İstenenmiş mevzuu, sevilen değil. Ve istenen çok basit, çok suni bir şeymiş sadece: Reel ilişki. Anladım ki hem çocuklar, hem büyükler sadece isterlermiş; sevmek büyüyememiş çocukların işiymiş.
Telefonu kapattığımdan bu yana belli ve önemsiz miktar süre geçmişti. Olacakların hepsini bir bir tahayyül edebiliyordum. Süratle durum sosyal paylaşım taşınacak, duyarlı ve duygulu arkadaş grupları tarafından sahiplenilecek, yakın kız arkadaşlar güruhu tarafından evvelki esas oğlanın ne kadar da öküz olduğu konusunda kesin mutabakatlar aranje edilecek, hep beraber dışarılara çıkılacak, şayet duble-date bir durum olursa hele tadından yenmeyecek, her yere gidilecek, her şeyden içilecek, esas oğlan kıymetlerden kıymetler beğenecek, o herifle bir daha asla görüşmeyeceksin şerhleri düşülecek, tek arzusu ilişki sahibi olmak olan kadın, yeni adamla yeniden doğduğu düşünü pek sevecek ve bir ilişkiye dair her şey teker teker yapılacaktı. Tüm bunları biliyordum. Tillahını görmüştü her yerde ve herkeste. Ancak eşine az rastlanır bir detay daha olacaktı günün devrisinde.
Elbette ki telefonla olacak iş değildir veda ve vedalar bazen manen olduğu kadar madden de gerçekleştirilmelidir. Veda etmek istedim, en azından bu doğru düzgün olmalıydı. Ve Tanrı şahidim olsun ki biliyordum olacakları. Son bir alev, son bir kapılma kadının duyularında. Öyle de oldu. Yeni esas oğlan muhtemelen hiç bilmediği, kötü sayılan ama basbaya şansın şahı değil şahbazı olan bir koza sahip oldu: Vicdani sorumluluk. Doğruya doğru, bu birinin sevgilisini benimle ilk aldatışı değildi ama son olacaktı. Tuhaftır bir halet-i ruhiye olarak. İnsan vicdanına, eğer bir miktar kaldıysa demeye gerek yok çünkü tadı sanı yeni olan her şey kıymetlidir, kervanlar metrajı yük bindirir. Hiçbir zamanın unutturamayacağı bir sahneydi kadının dudaklarından, ‘seni seviyorum, hala, her zaman’, sözünün döküldüğü. Neyine yanarsın ki insan olarak böyle bir anda. Edilen yalana mı, ayan beyan görülen tutarsızlığa mı? Her ne idiyse, daha kötüsü olamazdı artık. Doğruluğun kesin ikametinde görmüştüm hayal mahsülü kelimeleri. Ne dost, ne derttaş, ne yoldaşmış meğer çıkılmasına ramak kalmış yolun sahibi. Artık daha kötüsü olamazdı. Oldu.
İçsel olarak zaten, ‘Hiç kimseye güvenmiyorum İnsanların daimi haklılık namına yediği, ve attığı, boklara artık katlanamıyorum. Gündelik hayat beni gerçek anlamda hasta ediyor. Bir gün hastanelere düşersem sebebi vicdan kanseri olacak. Hakkımda edilmedik küfür kalmadı, dediğim her gün bir kat daha katranlanıyor insanların ağızlarından çıkmayan sözleri. Ne güzel, hepsinin aslında söyleyecek lafı olmayanlardan geliyor olması.’, halindeydim. Haysiyet diyorum, haysiyet. Eksikliği fazla olan odur. Biraz olsun onur; ki onursuz olmaz zannederdim hiçbir şey. Tuhaftır vesselam insanın bi’taraf olma sürati. Her biten muhabbetin ardısıra, hemen nefret sözlerine bürünülmesi. Velhasıl hadise şöyle cereyan eder diyedir: Taraflardan biri, sırtını ve sırtıyla paralel kimi uzuvlarını dayayacak başka bir insan bulur bulmaz bir zamanlar uğruna sevda sözlerinden fasiküller düzdüğüne karşı yerkürenin bütün hicvini yağdırır. Ne kolaydır çünkü, birini üzmek, yaralamak. Ve ne de tatlı gelir insanlara, kendilerini küfürler üzerinden temize çıkartmak.
Bir anda ne kendim, ne ruhum, ne bedenim kaldı arkasından konuşmayan. Nasıl bir, ya herhangi birini beklemek, ya da edilen yalandan sevda sözlerinin kanıtıysa yaşanan satırlar dolusu hakaret boca edildi üzerime. Adım gibi biliyorum ya, yine dünyayla aramdaki uyumsuzluk ilişkisinden dem vurulmuştur. Çok bilmiş, hiç beğenmemiş biri olduğuma değinilmiştir. Ak olana kara demek değildir oysa, göt olana göt demek! Henüz birkaç gün önce Apollo Dağı’nda gül bahçeleri vaat edilen, kıymeti, değeri dillere destan, gönle pelesenk olan, evet anlıyorum seni inan ki’leri duyan adam, şimdi ‘erkek arkadaşım kızar’ sebebiyle son derece sıradan bir biçimde yerine ve haddine yerleştiriliyordu: Engellenen Profiller.
İşte buydu. Bu kadardı her şey. Modern zamanın, modern dünyasının, modern ilişkileri böyle işliyordu. Çok basit ama cevabı olmayan bir soru çakılmıştı aklıma. Bunca zamandır tanışan, neredeyse bilfiil beraber büyümüş iki insandan biri diğeri hakkında, nasıl bu kadar çabuk ‘o aslında çok iyi biri’ den ‘aman ya sıkıntı herif’ e varabilirdi? Sırf başkası oldu diye, birine dair her şeyi itin götüne sokmanın meşruiyeti açıklanamaz; yoktur çünkü. ‘Sırf’ bu hususta sayfalarca yazı döşenebilir insancıklara, ve fakat anlaşılacağı lafı eder insan. Hem anlamayacak, hem de işine gelmiyor diye diken üstü yaklaşacak kadar alçak birine ne diye laf anlatılsın ki? İşin tek komik yanı, anlatılanların hiçbirinin komik olmaması; olsa olsa çok kötü bir mizah teşebbüsü. İşin acıklı yani hala haysiyetsizlik. Hala da haysiyet aramak. Kimi kimseleri çok büyütmüşüz gözümüzde. Kah lafın kendi anlamı, hem de büyüttüğümüz çocuklar var ciddi ciddi gözümüzün nurunda. Bir de hiç uğrunalıklar var. Heyhat, heyhat!
On iki ay, beş mevsim önce ben bu filmi izlemiştim. İster istemez ikincisi o kadar da şaşırtıcı olamıyor. Ama hala orada bir yerlerde, ciğerlerle davalı bir kalp duruyor. İçimde bıçaklar doğranıyor bazen. Nihayetinde hala ve hala duygusal yanına ağırdan basan bir insanın kelimeleri bütün bunlar. Acıtmak da kolaymış nihayetinde. Tüfek icat oldu ve mertlik bozuldu; sonra bir çocuğun eline geçti ve çocuk can yakmanın tarifsiz zevkiyle tanıştı. Bütün hayatımın ve tüm varlığımın üzerine beton dökerim ki bir ‘amaan, şimdi mi akıllanmış, peh peh peh’, iğrençliğine de şahit olmuştur bu toprak. Oysa şu ne de güzel kadraj dışına itilmiştir: Hiçbir ilişki bir günde oluşmaz; muhakkak bir evveliyatı vardır, bu hikayede hasır altından yürütüldüğü apaçık olduğu üzere. Bayan Mürüvet ile Bay Kerevet ne halleri varsa göredursunlar, kara kutum her şeye şahit olmaya devam ediyor. Tarihe not düşmek namına yazıyorum. Tesadüfler vardır, şanslı şanssız ve şanslı bir tesadüftü bu benim için çünkü fazlasıyla iyi bildiğim bir gerçeği hatırlattı daha hiç fol ve yumurtaya ziyan edilmemişken: Bir kez hata yapan, yine yapar. Şanssızlık bu defa bende değil. Çünkü bir diğer gerçek de vardır ki: Gidenler, geride bıraktıklarını kaybederler. Bu saatten sonra, hüzün de benimdir, kavga da; daha da hiç kimseyi ortak etmez. ,
Birinci ağızdan konuşmayı istemiyorum; ama edeceğim son birkaç kuple laf var.
Çok Açık Mektup
Ne de çabuk düşman oldun çocuk. Daha sayılı gün önce pembe pvc sözlere düşüyorduk beraber, gül bahçelerine komşu. Birinden gitmek, değildir ki birine düşman bellenmek. Modern insanız diye mi bu denli hafızasızız?
Şimdi. Edebi ve güzelleme sözleri cebimize koyup, takkeardı konuşalım.
Sen. Sevdiğini, ne çok sevdiğini ve bu dava uğruna canını verebileceğini uçan kuşlara, denizlere, dağlara haykıran; ama ilk fırsatta çekip giden. Sen. Şarkılar dolusu ağlayıp, gönül taburları boyu yeminler eden ve tamamının sonsuz bir sevmekten ileri geldiğini söyleyen; ama bunların tamamını başka bir şans kapına geldiği an hasıraltı eden. Sen. Her zaman ama her zaman aşka verdiği kıymetle övünen, basit, suni, gündelik ilişkiler insanı olmadığının üzerine antlar içen; ama sayılı gün bile denemez sürede yelken değiştiren. Sen. Arkanı döndüğün anda küfürlerin, hakaretlerin, küçük görmelerin, belaltı densizliklerin şahını değil şahbazını bileyen. Sen. Söyleyecek sözün, konuşacak yüzün olmadığı için kendini bok atarak aklamayı deneyen. Sen. Gitmenin adabına yakışır bir susmayı dahi beceremeyen. Sen. Ne hikmetse benden, meğerse, öldüresiye nefret eden. Ve sen. Seni en güzel hatırlayacak benim gözümde yalnızca utanç yüklü bir yalancılık ve onursuzluk yarasına dönüşen. Sen. Bir zamir; artık bir isim bile edemeyen.
Sonuç
Velhasıl, dertlerimi yine kendi başıma dermanlayıp ufka bakmaya uyandığım bir sabah vardı. İşsel ve kurumsal sıkıntıları çözmüştüm; hazırdım artık. Rağmenlerin tamamını kuşanıp güvendiğim biri vardı. İnsanlara dair inancım vardı. Tam bir yıl önce bugün düşüş başlamıştı; yıldönümünün hiç uyunmamış sabahında dışarıdaki kara bakarak kapatıyorum kelamın sandığını. Can yanıyor mu? Elbette. Gurur ve haysiyet, yani en başından beri bahsettiklerim, iki paralık edildi mi? Açıkça. Son kertede herkesin maskesi düştü mü? Çok şükür. İşbu noktada, hala daha inanılacak gibi gelmiyor tüm bu yaşananlar. Ama oldu hepsi. Hüzün var. Acıyor. Belki bu mevsimin şarkısı Zerdadiler olacaktı ihtimali acıtıyor. Acıtıp umursamayanlaraydı bu yıl ve bu yazı. Artık ortada insan yok ki şarkısı olsun; hakeza ne güzel sözdür o: ‘Aşk varsa, şarkısı da var’.
Düştük, üzüldük, dağıldık; ama kalkacağız her zaman yaptığımız gibi.
Nihayetinde onca yılın özetidir: Hiç kimse.
Yazıklar olsun!
-Deniz
04 Aralık 2012
—-
*1: Yılmaz Erdoğan - Ben Yandım
*2: Fyodor Dostoyevski
*3: Müyesser Telli
*4: Yılmaz Erdoğan - Kendim ve Hepimiz Hakkında
*5: Onur Ünlü
*6: Y. G. Bor
Derste en önde oturan, hırslı halleriyle not tutuşuna tutuşup kül olduğum, uzun saçlı, güzel memeli, hipster gözlüklü, solcu kız;
10 sene sonra bir firmanın İK departmanı yöneticisi, evli, tek çocuklu, B+ seviyede bir sitede oturuyor, ortalama 20-25bin TL değerinde (kesinlikle otomatik şanzumanlı) bir arabaya biniyor, sabahları işe giderken Starbucks’tan Chai-Tea Latte alıyor, yazları yıllık izninde 1 hafta Gökovada akabinde 1 hafta da Antalyada tatil yapıyor, 1 Mayıslarda ve 3 Haziranlarda duygulu ve memleket tadında tweetler ile yarılan ekmeğin buğusunun renginde ve çay kokan facebook statusler paylaşıyor, Cuma 18:00 - Pazartesi 09:00 arası ölümüne sosyalist, adeta devrim öncesi kararlılığıyla sevişiyor…
Saçların demokrasiden bile daha güzel
ama
yeter, bi saçma salak soru sorup kafa sikme şu derste artık!31.X.2012, Yıldız,
Vatansız Önyargılar
“İp attım ucu kaldı da / Darazda gücü kaldı”
Olanlar içinde en fenası can sıkıntısıdır, diye lafa girmeyi istiyordum. Felsefik bir yanı varmış gibi duran sözlerle ortamda ön plana çıkmak değildi amacım. Aklıma başka herhangi bir mantıklı cümle gelmiyordu sadece. Olmayanlara gelirsek, zaten onlardır olanların en fenasına sebep, diye de sürdürebilirdim aslında ama birkaç dakika önce Barış’ın ettiği bir söz bu ve benzeri şeklinde gelebilecek her lafın damarını kesmişti. Fikren gebeş, fiilen çok entelektüel dost meclisimizde yazmak mefhumu ve ‘doğru’ yazarlık nedir hakkında bitmek bilmez olacak bir tartışma sürüyordu ki, Barış lafa girdi ve “abi, süsten püsten uzak olmaktır mevzu. bak ne demiş şair. ruh şarabı gördü üzümden önce. benim daha bir şey anlatmama gerek yok sanırım” dedi. Hayvanın çocuğu, it oğlu it, göt busesi Barış böylece sırtını adını bilmediği Melih Cevdet Anday’a dayamış ve aslında hiçbir şey anlatmadan ‘daha bir şey anlatmama gerek yok’ seviyesine ulaşmıştı. Kuşkusuz bu fiyakalı lafa verecek cevabı olan cevval çocuklar tribünü olarak biz de oradaydık ama Barış’ın ortamdaki kızların üzerine dev bir feromon bulutu gibi çöken lafı giderek betonarmeleşiyor, adeta kanuna dönüşüyordu. Bu durumda şayet kızlar olmasaydı çok samimi ve içten biçimde “Barış, siktir git gözünün çeperine edeyim” formunda gelecek reaksiyon da haliyle doğarken ölmüştü. Neden ses edememiştik? Çünkü Barış kadınlar locasını yanına çekmişti? Barış bunu nasıl yapmıştı? Çünkü çok slogan bir laf etmişti. Bir de, Barış yakışıklıydı. Bütün argümanları da bu fiziki estetikten payını alıyor, hükmen doğru oluyordu. İçimden, “ben böyle sosyal konjönktürün belini kırarcasına..” diye küfretmeye başlıyordum ki boşverdim, bir sigara yaktım. Çay sevmiyordum o yüzden kuru gırtlak diyetine devam, suskun ve gösterişsiz halimi sürdürdüm. Yaşadığım ülkede çay sevmeyen, çaya karşı her zaman mesafeli duran, her türlü tekel harcaması ve icabında uranyum zenginleştirmeye bile para bulabiliyorken bir tek çaya ödenen bedele acıyan, çayı bir bardak dolusu kaynar manasızlık olarak gören tek kişi bendim. Çay sevmemem yetmezmiş gibi bir de yakışıksızdım. Allah benim belamı versindi. En azından Cansu için öyleydi. Bazen, bazı yerlerde olur; hiç karşılaşılmak istenmeyen biri ile aynı masaya oturulur. Tamamiyle yalan ve samimiyetsiz haller hatırlar soralım fasılları peydahlanır; hiçkimse de burnundan kıl aldırmaz. Bu, biraz da insan burnunun kıkırdak ve deriden mütevellit olup tereyağı olmaması ile alakadır. Hoş, Cansu bütün olarak tereyağı olsaydı kendisini büyük bir memnuniyetle, yanıp simsiyah ve pis kokulu bir lavabo ızdırabına dönüşene kadar kızartırdım. Bu durumda soğanlar değil benim hayallerimdeki evin panjurları pembeleşirdi. PVC’lerle dövesim olan Cansu’ya, ideolojik olarak kadına şiddete karşı olduğum için kafa atamıyordum, bir de aynı masaya oturmak zorunda kalmıştık. Hay Allah binbir bela versindi. İlk sigara bitmeden ikinciyi yaktım. Yakılan ikinci sigara günün otuz yedinci sigarasıydı. Can sıkıntısı insanın içini köreltir, bol miktarda nikotin tükettirir ve bu şekilde bireye zarar verirken devlete katkı sağlar. Devlet çok zeki bir yapı olduğu için meşgul tuttuğundan da, canı sıkılandan da bir şekilde faydalanır. Allah devletimize zeval vermesindir.
Dayanamadım bir süre sonra, attım kendimi yollara. Birkaç “abi otursaydın daha” ile aklımı çelmeye çalışan arkadaşlara, uğruna yardımlaşma vakfı açılabilir bir gülümseme ile “yok, ben gideyim” dedim. Yoldayken günün kırk altıncı sigarasını yaktım. Demek ki günün başında üç paket sigara alarak akıllılık etmiştim. Eve varıp tüm bunları yazsam mı acaba diye düşünürken, ev arkadaşım odama gelip “abi sikicem hatasız kul olmaz’ını ama! yeter lan!” diye bağırdı. O bağırmasını bitirdiğinde Hatasız Kul Olmaz sekizinci defa çalıyordu. Ona dönüp, “sen içerde tost yaparken savaş çıktı” dedim. “Hadi ya..” dedi. Sonra gitti. Elektriklerin kesilmesinin, tam da sigara stoğumun bitişine denk gelmesi ve benim yarıda kalan şarkıya mı, biten sigaraya mı, yoksa çıkan savaşa mı söveyim diye düşünmeme yaklaşık on dakika vardı. Canım çok sıkılıyordu; kalan son sigarayı yaktım. Olanların içinde en fenası can sıkıntısıydı. Allah can sıkıntısının belasını versindi.
(Peşin peşin: http://www.youtube.com/watch?v=jY8Lxf4Uf-E)
-Deniz
Oturduğu koltuk çividen yapılmışcasına kıvranıyordu. Kız arkadaşının üniversiteden arkadaşlarıyla paylaştığı evdeydi. Aklını kurcalayan ve vücudunu zapt eden o şeyden vakit bulabildiği zamanlarda dikkat edebildiği kadarıyla, lavanta kokusuna bürünmüş geniş bir oturma odasındaydı. Krem rengi tonlarında üç ikili koltuk ve iki berjer, odanın kapı tarafında bir masaya yer bırakacak ve camı kapatmayacak şekilde yerleştirilmişti. Ortada temizlenmiş olduğu belli olsa da yıllar boyu dökülüp saçılmış kahve ve kola lekelerini gösteren cam bir sehpa vardı. Karşı koltuğun hemen yanında üzerinde küçük bir kauçuk bitkisi bulunan kahverengi zigon seti vardı. Zigonların boyutça ikinci büyük olanı ortada yoktu. Hepsi bir arada olsa iç içe geçmeleri için yapılan yerlerden takılıp güzel bir görüntü oluşturabilirlerdi belki. Ancak şu an gencin göz zevkini bozmak ve ona bulunduğu evin bir öğrenci evi olduğunu hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyorlardı. Oturma odasının hemen yanında bulunan mutfağın musluğu açılıp kapandığında hemen arkasındaki duvardan gelen gürültü sayesinde musluğun nerede olduğunu kolayca tahmin edebiliyordu.
Kız arkadaşı demlediği çayı ve yolda gelirken aldıkları bisküvileri hazırlamak için mutfağa geçmişti. Genç biraz rahatlamıştı o gidince. Ama şüpheler ve endişeler içindeydi. Acaba kız arkadaşına “Lavabo nerede Elif?” dese banyoyu mu yoksa tuvaleti mi gösterirdi? Direk “Tuvalet nerede?” diye sorsa niyetini çok belli etmiş olacaktı. Karnının şişmesine ve misafirlerin kapıyı iyice zorlamasına bakılırsa işi de uzun süreceğe benziyordu. Uzun sürerse kız arkadaşı ne yaptığını kesin anlardı. Acaba tuvalet neredeydi? Odalara uzak bir yerdeyse daha rahat ve daha hızlı olabilirdi belki, hem seslerden çekinmesine gerek kalmazdı. Birden aklına kız arkadaşının ev arkadaşları geldi. Eve geldiğinde elinde kahve kupasıyla koridorda yürüyen bir kız görmüştü. Ev arkadaşlarının iyi ihtimalle sadece biri evdeydi. Onların olması işini daha da zorlaştıracaktı kesin. Genç bilimum evham, korku ve endişe ile meşgulken elinde gümüş rengi bir tepsi ve yüzünde bir gülümseme ile kız çıkageldi. Tepside cam bir tabağa dizilmiş bisküviler ve incebelli bardaklarda iki çay vardı. Odanın ortasına geldiğinde bir an duraksadı kız, gözleri zigonlara gitti. Ortadaki sehpa koltuğa çok uzaktı, çay ve bisküviler için bir zigona ihtiyaç vardı. Genç kendisine ihtiyaç duyulduğunu hisseden bir delikanlı çevikliğiyle kalktı yerinden. Zigonlara doğru seğirtti, en küçük zigonu aldı ve doğruldu. Ayağa kalkmak biraz iyi gelmişti ancak tekrar oturamayacağını anlaması için iki üç adım atması kafi oldu. Hemen sormalıydı, zigonu yere koyar koymaz sormalıydı kesinlikle. Kapıya doğru iki adım ilerledi, ellerini kaburgalarının bitim yerinde kavuşturup mahcup bir tavırla sordu:
- Elif, ıığ, lavabo nerede acaba?
Lavabo diye çıkıvermişti ağzından. Kız hemen cevapladı:
- Koridorda soldan ikinci kapı canım.
İçinden derin bir oh çekti genç. Düşündüğünden kolay olmuştu. Koridora geçti, soldan ikinci kapıyı buldu. Penceresi olmayan, kestane rengi bir kapıydı bu. Önce kapının solunda bulunan elektrik düğmesinden ışığı açtı , sonra da kapıyı araladı. “Oha!” dedi gayriihtiyari bir şekilde turuncu tuvalet terliğini görünce. “Şadırvan terliğinin ne işi var lan kız öğrenci evinde?” dedi kendi kendine, kapıyı açtı. Alaturka tuvaleti olan ve lavabosu ayrılmamış bir helaydı gördüğü. Terlikleri hızla ayağına geçirdi, daha fazla vakit kaybetmemeliydi. Kapıyı kapatırken üzerinde anahtar olmadığını fark etti. “Hassiktir!” dedi “Ya gelen olursa?”.
Tuvalete yöneldi, yukarıdaki kelebek camı açtı. Kemerinin tokasını açıp pantolonunu indirdi ve her riski göze alıp helaya yerleşti. Hızlı ve sessiz olmalıydı. Misafirleri birer birer bırakırken alaturka tuvaletin sağ ve sol duvarlarına, saatlerdir çektiği ızdırabın yerini rahatlamaya bıraktığını hissetti. Tüm vücudu adeta bayram ediyordu.
Yaklaşık iki dakika geçmişti ki, kireçli duvarlarda bir ses yankılandı: “Tık tık!”
Galiba Elif’in ev arkadaşlarından biriydi bu. Hemen cevap vermesi gerekiyordu, “Dolu” diye bağırsa çok öküzlük olurdu; burası her ne kadar turuncu şadırvan terliklerine ev sahipliği de yapsa, bir kız eviydi, toplu tuvalet değil. Ama ne yapıp edip bir ses çıkarması lazımdı. Kapı, cevap niteliğinde bir tıklatma yapmak için uzakta kalıyordu. Acaba pantolonunu hemen kaldırıp seri birkaç adımdan sonra kapıyı tıklatsa olur muydu? “Yok yok, çok riskli” dedi. Etrafındaki plastik objelerle ses yapmayı düşündü sonra ama halihazırda birkaç saniyenin geçtiğini fark eden bilinçaltı kendisinden önce davrandı. Bilinçaltı; insanoğlunun bir ortamdaki fiziksel mevcudiyetini belli etmek için kullandığı en yaygın yol olan öksürüğü seçmişti.
Çıkarttığı “Öhhöö” sesinden fark edilemeyecek kadar kısa bir süre sonra genç, öksürüğün vücudun tüm kaslarının kasılmasına yol açan bir olgu olduğunun bir kez daha farkına vardı. Olan olmuştu artık. Zamanı durdurmak istercesine gözlerini yumdu, kafasını dizlerinde toplanmış olan kot pantolonuna gömdü ve öksürük sonrası saniyelik sessizliği bozan, boş duvarlarda arsızca yankılanan o sesi duydu:
“FLOP!”
-Furkan, Nisan-Ekim ‘12
Welcome to the horror show!
Bugün mönümüzde başlangıç ve ara sıcaklar olarak göz yaşı ve biraz kan tükürüğü sunuyoruz! Ana yemekte geçmişimizin ölü bedenleri var - belki biraz fazla kızarmış ama,çok seversiniz bilirim! Tatlı olarak sonsuza dek nefret alır mıydınız? Bence alırsınız.Bence kendinize - bile bile - zaten hep bunu aldınız..
“Krizsel anlarla başa çıkamıyorum artık,doktor. Saçmalıyorsun.”
Sevdiğim şeylerin yüzlerini parçalamak zaman alıyor.Bilirsin,eskiden olsa ağlar,bağırır,belki açar bir küfür sallar,huzurumun en sıcak bölgesinde beyin uyuşturucu bir kulaç atardım.Sakinleştiricileri özlediğim günler yaklaşıyor..Tek istediğim bir shotgun.Sonra her şey bitecek,kıpkırmızı bir sayfa dolusu insan alyuvarı - ve belki de cesede bürünmüş zarfım.Oysa bu kadar kolay olmamalıydı bu kadar sona koşarak,hatta gülerek - ah tanrım - gelmek.Artık gülüyorum.
“-Artık işler farklı.”
”- Kes sesini! Siktiğimin hayatında farklı olan bir bok yok!”
Bir şey yapmamayı tercih eder oldum yalnızca hücrelerimin son sez isyan ettiğini hissediyorum.Bu beni korkutmuyor değil.Binlerce alışık olmadığım şeyden biri.Doktor olabileceğini söylemişti, gözlerime dolan kişiler bütünü - Binlerce sakinlik krizlerimden biri gibi.Kendimi parçaladığım anlarda bu kadar sert görünebildiğimi bilmezdim,özellikle içime bir çok cam kırığı batmışken..Çıkış yollarını tıkadığım bir tünelde yalnızca eski bir çocuk şarkısıyım.Ve senin korktuklarından bir palyaço maskesi.Tünelde ışık yok! Biliyor musun? O ışık hiç bir zaman olmadı zaten.
Ne? Çok mu korkunç göründüm göz bebeklerine? Alışırsın bebeğim.Biraz kriz,yalnızca biraz kriz.
” Sakin olmak zorundasınız.”
” Değilim,hiç bir manyaklığınıza dahil olmak,normal ve sakin olmak,bu sikik ilaçları yutmak,uyuşturucu ve alkol kullanmayıp - kendimi öldürmeye çalışmaktan uzak tutmak, bu boktan yalanların hiç birine dahil olmak zorunda değilim!Hadi adamım,anlaşabiliriz.Yalnızca son bir sürüş daha ve bom! “
Sadece koşuyorum şimdi.Acelem yok.Hiç bir zaman olmadı. Daha çok başım dönüyor,daha çok midem bulanıyor.Geç gelen geceyi üzerime örtemediğim zamanlardaki gibi.Daha çok nefret ediyorum.Sen bilmiyorsun. Sen kaçıyorsun, ben koşuyorum. Ben biliyorum,sen susuyorsun.Sen kimsin,artık onu da bilmiyorum.Yalnızca beynimin kıvrımlarına dolduruyorum artık düşüncelerimi.Kağıtlar,kalemler tehlikeli.Damarlarımı açıp kullanmak için birer araç hepsi.Hem aynanın karşısında kendini dövmek istedin mi hiç?Ben istedim.Yaptım da. Silüetim parlak yansımalara yapışıncaya kadar vurdum kendime ama ölemedim.Ölümüm traji-komik biraz masalsı,gerizekalı ergen karıların intihar mektupları gibi olsun istiyorum.Sen aynılaşmaktan nefret ederdin.Ben farklılaşmanın eşiğinde dansedip yere düşmeye başladıktan sonra.. sahi sonrası neydi, NEYDİ?
“Bayan, lütfen sakin olun!”
Siktir git be! Belki bir yerlerde hala bir shotgun ın bana ihtiyacı var.Bir dövmecinin kafama dövme yapmasına,bir kuaförün saçlarımı kazımasına.Birilerinin benim sokakta çırılçıplak koşmama ihtiyacı var.Lanet olası kıçımı göstermeye ihtiyacım var belki.İçimden atmaya ihtiyacım var.İçimde çözülmeye.Çözülmeye,3 yaşındaki bir çocuğun ayakkabı bağı olmaya ihtiyacım var.Anlamıyorsun değil mi? Ne zaman kendinden çok görebildin ki beni?
* Sakinleştiricilerin verdiği yapay huzur havuzlarındayım..
Şimdi yüzüne konan bu sikindirik gülümsemeden kurtul ve tamamen kendin ol.Buna ihtiyacın var.Kaslarının çözülmeye,nikotinin ve ne kadar zehirli maddenin bedeninde dolaşmasına,biraz yaşayan ölü intiharına ihtiyacın var.Durduğum yerden koşarak ayağa kalkacağım biliyorum.Tuvalete koşacağım sonra.Başım klozetin kenarlarına çarpa çarpa seni kusacağım sonra.Kusacağım seni.Boğazımdan tüm uyuşukluğun,kanın,kibirin,terkedişin,nefretin akana kadar..
*Kusacağım sanırım..Midem bulanıyor..
“Birileri bişeyleri çağırsın şimdi.. Bir 911 im yok ki,içimden kendimi çıkaracak..”
The End.
Eylül Ayından Ödünç Temmuzlar*
Yine aynı şeyi yapıyorsun işte. Gece neden hep çirkin olanın peşinden koştuğumuzu sordun. Başka türlüsü bedel ister çünkü. Yine, bedel ödemek, sormak, çatmak yerine yüz çeviriyorsun. Çaldığın bağlamaya sor bakalım parmağında tel izleri nasır olmadan istediğin sesi vermiş mi hiç? Has bahçenin gülünü ararken ezdiğimiz kır çiçeklerinin türküsünü çalabildiğin gün anlarsın kürt olmanın gırtlaktan çıkan sesten fazlası olduğunu. Olması gerektiğini. Gereklilikleri yargılamanın insan gururundan doğan bir sanrı olduğunu. Yaratılmış olmanın bir yoksunluğunun da gereklilik olduğunu.** Masadan çekip gittiğinde biri, bir diğerinin yarım bırakılan herşeyi, davasını ve söylediği sözü ve bıraktığı sigarayı ve ardından ismini savunmak üzere kalmasına rağmen, kalanın yarım kalışının naçar kederini. Yada özet geçeyim iki gözüm: sktret pezevengi! Böyle hayat çok daha kolay ve korunaklı nasılsa. Cesaretini topladığın gün haber ver sana yalnızca delilerin bildiği bir masal anlatayım, içinde dostluk geçen. Senin için dostluk “enikonu” bir masal nasılsa.
10.VII.2012, 00:34
Tâca Tahta Küsmek
-Tarihî gerçeklerden sapmalar taşır.
Sümer Kralı Çoban Dumuzi’nin hikayesi:
Sümerlerde tapınak yapısı iki başlı işlerdi. Birincisinde rahipler olur bunlar tıpkı Mısır rahipleri gibi teknik bilgiye hakim olduklarından halka bu hizmeti verirlerdi. Elbette ki bunların bedeli mahsul ile ödenirdi. Zaten tarıma geçen insanın ‘artık değeri’ korumak için ilk icad ettiği şey görkemli tapınaklar saygıda kusur edilmemesi gerekn tanrılar olmuştur ki ne hikmetse bu saygısızlık edilmeyen tanrıların tapınakları aynı zamanda silo işlevi de görürdü. Rahibelerin yönetiminde ibadet edilen ve idaresi sürdürülen diğer tapınak ise daha farklı çalışırdı. Hasat zamanında yada bundan hemen sonra inananlar bu tapınaklara gider ve tüm gece rahibelerden biri eşliğinde ibadet ederdi. Böylece, Sümerli müminler rahibenin teninde tanrıyı tadar ve yine rahibenin ulvî dokunuşlarında tanrının şefkatine mazhar olurdu. İşte bu tapınaktaki baş rahibe İnanna’ya körkütük aşık olan Kral Dumuzi hiçbir zaman ibadet etmemeyi tercih eder. Baş rahibenin kendisini ilah edinmiştir zira. Fakat heyhat ki aşkı kabul görmez. Tanrıçasının yüreğinden aforoz edilmiştir adeta. Bu duruma daha fazla dayanamayan Dumuzi alır başını gider çöllere. Çölde açlık, susuzluk, vahşi hayvan, sıcak gibi sebeplerden değil; kahrından ölür. Ardından her yıl onun öldüğü mevsimde Sümer kadınları dövünür, ağıtlar yakarlar. Öyle ki bu gelenek binlerce yıl sürer. Artık bunu ne sebepten yaptığını bilmeyip de annesinden, ninesinden öyle gördüğü için yapar olurlar. Hatta İsa nebîye ayet iner: “Kavminin kadınlarına söyle Dumuzinin yasını tutmasınlar artık”. Gelin görün ki artık yas tutulmasa da o mevsim hala onun adıyla anılır: Dumuzi=Tammusi=Temmuz.
Karaymış şu bahtımın yazısı vay beni / Temmuz vakti kar düşürdü başıma…***
20.VII.2012
păpușă****
Her şey yolunda giderken sokakta akordeon çalan adama para verirsin. Keyfin iyi kötü yerindedir çünkü. Fakat adamın, senin dilini bilmeyen, küçük kızı elinden tutup vitrindeki oyuncak bebeği gösterir ve Romence birşey söylerse bu hayatla başedemeyeceğini anlarsın
29.VIII.2012, Kuğulu
*Bir temmuz boyunca üşütülmüş bir adamın sitemidir.
**A.C Zarifoğlu, Berdücesi Şiiri
***Anadolu Türküsü
****Bu başlık küçük harfle yazılmak zorundaydı. păpușă: (romence) bebek
-Haymatlos
sevdiği kadına sarılırken tek fısıldayabildiği “çok gerçeksin” olan adamların vefalı yari camel brown sponsorluğunda bir takım hüzne selam ederim.
Kan çanakları çalınıyor kulaklarıma. Sessizliğin deliliğe güfte olduğu zamanların tam ortasında, bir kez daha ve bir kez daha vicdansızca nefessiz bırakılmış gecenin kökleri içime dolanıyor. Hava sıcak, odam soğuk; arzın merkezine gömülmüş kalbim alevler içinde kavruluyor.
Hikayeler yazılıyor, okunuyor, okutuluyor hakkımda; hakkım olandan çok uzakta. Sebepler aranıyor, bulunamıyor. Bahanelere sığınılıyor, sığınakları gaz odalarına çevirmek için. Ve bulunuyor. Sudan, havadan bahaneler. Toprağa gömmek için, ateşten küreklerle; bir saf, şaşkın yüreği. Ve bulunuyor gereken bütün kelimeler, verilen sözleri yok etmek için.
Kelamına sadık kimse yok bu gecenin ölüp bitmişlikleri içinde. Çünkü. Çünkü, makamı mühim değildir, içinde ‘sevenle oyun olmaz’ güftesini barındıran bir bestenin. Bugün günlerden gece. Şaşırtıcı mıdır sanki bütün alçakça cinayetlerin karanlıkta işlenmesi? Yahut bütün korkak katillerin sırttan bıçaklamayı tercih etmesi.
İnanmanın yaşatmaya yetmediğine inanmak için daha kaç yüzyıl yüzü, sözü yara içinde kalacak insanın. Çok geç kaldım ben fark etmeye; soruları soran olan değil, olmayan sorulara cevap bulan değil, sade, sessizliğe sebep olan olmakmış makul ve menkul görülen değer. Kim kimin kalbinin tarlasını ateşe verdiyse, kim hangi günahın ardından gururunu eylediyse; hülasa her kim insan evladı bir diğer insana zulüm çektirebildiyse o kıymetli olurmuş.
Kalanlar havanda söz dövmeye devam edecek.
-Deniz
Temmuz 2012